Öznur Mısral
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Yazarlar
  4. Aziz, Mustafa ve Mehmet!

Aziz, Mustafa ve Mehmet!

featured
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Bugün Hindistanlı birini bir çocuğun üzerine işerken gördüm.
Evet yanlış duymadınız malumunuz Twitter’da.
Hindistanlı adam yaklaşık 35 yaşlarında belki daha üzeri bilemiyorum.
Bir çocuğun üzerine işiyordu.

oznuir

 

Anlayamadım önce bu nasıl olur diye düşündüm.
Kast sistemi diye bir açıklama okudum.
Yanlışım varsa düzeltin lütfen.
Bilgi paylaşıldıkça güzel.
İşte efendime söyleyim üst olan sınıf alt olan sınıfı aşağılayan bilirmiş.
Üzerine bir çocuk da olsa işeyebilirmiş.
Dini inançlarından da bahsediyor tabi.

Neyse.
Ben anlayamadım bir çocuğun üzerine işemenin hangi hak ve hukuk sistemine dayandığını.
Ama burası Hindistan, ineğe tapılan yer , sosyal medya üzerinden yapılan baskı sonucu söz konusu olan kişi yani çocuğun üzerine işeyen kişi cezaevini boylamış, gerçi cezaevi veya herhangi başka bir yaptırım işlemez ona.
O bir ruh hastası çünkü.

Ruh hastalarına çare yok, normalmiş gibi görünen anormaller için söylüyorum.
Bu yazı uzun olacak çünkü engellilerle ilgili Azizlerle, Mustafalarla ilgili bu yazı.

Kim ruh hastası değil ki?

Kim normal?

Normallik ve anormallik konusunu işlediğimiz ilk ders.
Orthopedagogie.,
Bana sorduklarında bu ders ve bu tercih neden niçin ?
Kısaca anlattım.

Yaklaşık olarak 23 yaşlarındaydım ve down sendromlu bir kızla tanıştım.
O da yaklaşık olarak yedi veya sekiz yaşlarındaydı.
Bağlandık birbirimize bir şekilde.
Çok güzel bir yüzü vardı ve çok masumdu.
Bazen benim sırtıma çıkıyor ve bir insanın dayanmasının zor olduğu- bazen insana zarar verebilecek- hareketleri oluyordu.
Onu sırtımda görenler aman dediler ki bana sırtına dikkat et!
Etmedim ve o sırtımdaydı.
İnsanlar neden sırt sağlığımı bu kadar düşünmüşlerdi acaba ?

Neyse bir gün onu ağlarken gördüm .

Ailesi yeni bir ev almıştı ve yeni bir mekana taşınmıştı sözüm ona üst düzey!
Sadece bin dolarların ya da euroların konuştuğu bir dilin olduğu başka hiçbir özelliğin olmadığı bir yer.
Onu gördüğümde apartmanın girişinde ağlıyordu, çocuklar ona özürlü demişler ve alay etmişlerdi işte o oracıkta bunun için ağlıyordu.

Ben bunu anlatmadım tabi ilk derste.
Dedim ki bir kız çocuğunu çok sevdim ve o down sendromluydu.
Ailenin en küçük çocuğuydu ve o ailede normal olan tek kişi oydu.
Sınıf kahkahalara boğulurken aslında bu söylediğim şey komik bir şey miydi bilemiyorum.
İroniydi, şaka değildi.

Neden diye soracak olursanız, o hayatımda gördüğüm en güzel ve en dürüst en samimi ve içten insandı.
Düşündüklerini acı veya tatlı olsa da kulağa hoş gelse de gelmese de söylüyordu.
Duymak istediklerini değil, duymak zorunda olduğun şeyleri o sana söylüyordu.
Ama onu dinleyecek ve anlayacak kulak nerede bizde ?
Biz sadece duymak istediklerimizi duymaktan hoşlanan kendisiyle yüzleşmeyen suçu bir başkasına atan insanlarız , yani kendini herkesten üstün veya haklı gören bir organizmayız.

Delidir ne yapsa yeridir gibi. Atalarımızın söylediği gibi.
Onları ayırdık ve sakladık kimseye göstermedik.
Bütün avrupanın karanlık geçmişinden söz ediyorum.
Yani yol uzadı participatie en emantipatie’ye kadar.
Aktif katılım,kendi ayakları üzerinde durmak ve bağımsız olmak.
Elbetteki hepimiz toplumun bir üyesiyiz ve hepimizi kend ayakları üzerinde durmaya ve bağımsız olmaya hakkı var.

Ama nerde ?

Çok geçmiş yıllarda AKP yeni bir düzenleme getirdi ve engelli bakım ücretlerini yasalaştırdı ve uygulamaya koydu.
Takdire şayan bu uygulamada iki uç örnek vardı.

Bir kısım – yani bu yasayı hakedenler kısmı – yani engelliler , alacakları sağlık raporuyla devletten gerekli bakım desteğini alabilecek ve hak eden kısım.
İkinci kısım da fırsatçılar- yani devleti soymak için hazır olan kısım-

Türkiye’ de ya da dünyada bu durum hiç değişmez.
Mağdurlar- ya da hak edenler olarak isimlendirelim, yani halk – ve de fırsatçılar – yani devletin sosyal fonlarından ya da koyduğu yasalardan faydalanmaya çalışan – fırsatçılar.
Türkiye’de bu yasanın çıkmasıyla bütün engellileri görmek mümkündü, o güne kadar hepsi merdiven altıydı.
Konca Kuriş’e mezar olan ev rehabilitasyon merkezine dönüştürülmüştü !
Yani birileri için mezar olan bu ev artık bir rehabilitasyon mesrkeziydi.
Neyse konumuz bu değil.

Şaşırdığım ölçüde şu anki Türkiye yapımlarının dizi filmlerinin konusunu engelliler oluştıruyor.
‘Doğayla Barış’ isimli kitabımda engellilere ve onların hayatta karşılaştıkları güçlüklere değinmiştim.
Kitabın kahramanlarından biri zihinsel engelli olan Nail’di.

Netflixin yapımlarında -yen olanlarda – Mucize, Yedinci koğuştaki Mucize ve de Terzi dizilerinde konu – engelliler- biraz anlatılmaya çalışılmış elbette , Mucize dizisinde biraz daha fazla .
Hep sözüm ona normal insanlar perspektifinden bakılmış , kayda değer tebrik etmek lazım ama , amalı cümleler tehlikelidir.

Kardeşim siz neden bu dizileri veya yapımları ekrana taşırken onların bakış açısından ekranlara taşımıyorsunuz olayı ya da kurguyu ya da ana fikri ?

Ana fikir dediğimiz şey oldukça önemlidir, biliyorsunuz bunu.
Bu eleştiri inanın bana kendi kitabım için de geçerli.
Neden bu bakış açısı sadece bizi dünyamızdan , onlarınkinden değil ?
Ah alay edildi onlarla yazalım.
Ekrana getirelim.
Yazık.
Sana yazık,bize yazık.
Onların dünyasına inemediğimiz için.
Ne oldu kendini bir şey mi sanıyorsun yoksa ?
Bir tekerlekli sandalye almakla ya da uygun yaşam koşullarını sağlamakla olmuyor işte.

Sevgi mi yoksa bu iltimas mı ?
Bunu iyi düşünmek gerekir.
Bir kişiye ya da bir nesneye iltimas göstermek onu sevmek demek değildir.
Ya da gerçekten iltimas gösterebilmek, o da bir şey yani.
O da yok.
Kullanmak var.
Alet etmek veya sömürmek .
Üstten bakmak onlara yada tiksinmek ya da bir yaratık olarak görmek.
İnsan.
Onlar insan ve korkulacak bir varlık değil, sen kendinden kork!
Muhtaç ..
Neye mi ?
Sevgiye çünkü onlar emin olun ki iltimas istemiyorlar.
Senin gibi değiller yani.
Sana göre sevgi bu. iltimas.
Ama onlara göre değil.
ayrıcalıklı tutulmak istedikleri falan da yok aslında sağlıklarından başka hiçbir şey istemiyorlar ve de sevgiden başka hiçbir şey.
Ha onların emin olun ki yapmacık yardımlara veya sevgi gösterilerine karnı tok.
Ayırt edebiliyorlar, ama sen yapamıyorsun bunu.

Neyse ben o yedi sekiz yaşlarında tanıdığım o güzel down sendromlu kızdan bahsedeyim.
Şiddetin her türlüsüne karşı olan ben onun dışlanmasına veya ‘özürlü ‘ diyenlere karşı emin olun bir tokat atmaktan başka çare göremiyorum.
Ya da çok sevdiğim bir arkadaşımın down sendromlu olan kızına karşı ‘- aaa onun çocuğu özürlü mü ? – diye soran , şaşıran gözleri yuvalarından ayrılarak hayrete düşen o küçümseyen ya da acıyan gözlere karşı , o yüzlere karşı kadın, çocuk ,erkek farketmez tek isteğim bir tokat atmak!
Ama bunu yapamam, çünkü kavga ya da şiddet çözüm değil.

Filmler ya da kitaplar ya da yardımlar sadece popülariteyi arttırmak için bazen, çıkar için oluşan bir fırsatçılık. AKP’nin getirdiği yeni bakım ücretinden doğan bir fırsatçılık.
Avrupa’da böyle.
Kafa sayar.
Minimum yiyecekler yada kıyafetler ya da giderler hesaplanır.
Amaç para kazanmak hem de onların üzerinden.
Yani participatie ve emancipatie bir hayaldir.
Göstermeliktir.
Aile içi şiddet , ve engelli ve çocuk mağdurlar için gerekli yasal düzenlemeler veya toplumsal anlayış yetersizdir, eksiktir.
Bu konularda devletin ve toplumun eksiksiz çalışması gerekir.
Sokrates’in söylediği gibi ‘Güzel olan zordur! ‘
Ve de öyledir…

Öznur Mısral – N’haber
Felsefeci / Yazar / Özel Eğitimci
Aile içi Şiddet Danışmanı

Mail: oznurmisral123@gmail.com

 

Aziz, Mustafa ve Mehmet!
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir