Önceki gün gün Avrupa Türk Basın Yayın ve Gazeteciler Birliğinin (ATGB) 4. Zirvesi”ni gerçekleştirdi. Davetliydim ama yoğun işler dolayısı ile katılamadım. Katılan meslektaşlarımın çoğunu tanırım. Hayırlara vesile olmasını dilyor, başta kardeşim Alipaşa Akbaş olmak üzere emeği geçenleri tebrik ediyorum.
Hollanda’ya göçün 60 yılı şöyle böyle geride kaldı… Özellikle iş dünyasında başarılar malumunuz. Gelin görün ki bu başarı kültür, sanat, lobicilik, medya, STK faaliyetleri konularında sınıfta kaldı.
Kendi adıma ve Hollanda’daki durum açısından yazıyorum, ne gazeteciler gazetecilik yaptı, ne de STK’lar STK’cılık (!)
Kulsan’ın Rotterdam De Dolen konseri öncesi sanıyorum ya Arif Sağ yada Musa Eroğlu söylemişti, “ Bugün şu kanal kıyısında biraz dolaştım, insanı rahatsız etmeyecek şekilde fon müziği gibi evlerin birinden keman, ötekinden flüt, diğerinden piyano sesi geliyor. Ve müzik sesi gelmeyen evlerde ise ellerinde kitap okuyan insanlar var. ( Hollanda’da genelde perde kullanılmadığından evlerin içi görünür ). Yahu artık bizim de köfte kültüründen kurtulmanın zamanı gelmedi mi?” demişti…
Bu anekdotun üzerinden 25 yıl geçti ama “Köfte Kültürü”nden bir türlü kurtulamadık.
Başta biz gazeteciler, kutlamaları, bayramlaşmaları, yardım kermeslerini hatta düğünleri, nişanları kültürel etkinlik diye yazdık çizdik. Düzenleyenler de bundan memnun oldular, Mesela Euromast Parkın’nda düzenlenen Dünya Festivali’ni hatırlayanlar bilir. İşte o idi kültürel etkinlik(ler) ..
Neyse, asıl suçlu biziz, gazeteciler. Çünkü, azcık zülfüyare dokunmak demek, dokunduğun dernek, vakıf, kişi nereli ise oralıları karşına almak demekti. Çünkü, reklamlardan üç beş kuruş yan gelir kazanmak, etkinliklerde adam yerine koyulmak, özel masalara oturmak dururken zülfüyare dokunmak abesle iştigal!..
Düşünün Hollanda’da 2 bine yakın köy, kasaba, şehir derneği vs var. Biz onlara başkan, başkan dedikçe, yazdıkça onlarda kendilerini başbakan hatta kral sandılar…
“Hepiniz mi başkansınız?”
Bir gün Schipol’de Türkiye’ye gidecek yolcular valiz işlemleri için sıra beklerken muziplik olsun diye “ Başkan” diye seslendim. Kadın-erkek en az 100 kişi kendilerine seslendiğimi sanmış olacaklar ki, bir folklor ekibi gibi aynı anda dönüp bana baktılar. “ Yahu hepiniz mi başkansınız, içinizde başkan olmayan bir ben miyim?” dedim…
Uçak rötar yaptığı zamanlar ben gecikmeye kızanlardan değil, sohbet edecek zaman buldum diye sevinen biriyim. O gün yine uçak rötar yapmıştı, konuştuğum insanlar bir zamanlar ( veya hala ) nerede başkan olduklarını ballandıra ballandıra, İstanbul Fatihi gibi anlatmışlardı. Kendilerine başkan diya hitap edilmesinden dolayı yüzlerine gözlerinin içine yansıyan garip bir mutluluk ifadesi gözlemlemiştim.
Çorbacı gazetecilik…
Öte yandan biz Hollanda’da tarafsız gazetecilik yapamadık yapmıyoruz. (Nedenini İlhan ağabey detaylıca ve örneklerle yazmıştı )
Çünkü, kol kırılsa da yen içinde kalsın, ayıp olmasın, “Bir kişinin yediği hurmalar gelir tüm toplumu tırmalar” dedik ve yazmadık…
Ve biz yazmadıkça onlar da yedikleri naneleri hak olarak gördüler kendilerine.
Peki, nerde Amerika, Almanya, Hollanda’da olduğu gibi medyanın yaptırımcı, caydırıcı gücü?
Bir ara gazetecileri düğüncü, dernekçi, araştırmacı, karıştırmacı, ulak, rakıcı, kebapçı, köfteci gazetecilik diye sınıflandırmıştım… O günlerde İOT’den gelen bir basın bildirisinde aynen şöyle yazıyordu: “ …. Sabah çorbasını birlikte içeceğimiz …. toplantımıza davetlisiniz…”
Bir ulusal gazetede ve Radyo Deniz’de program yaptığım yıllardı. Ulen, yukarıdakiler yetmedi şimdi de düşe düşe çorbaya mı düştük, dedim ve çalakalem, hem nalına hem mıhına vura vura başladım yazmaya: Çorbacı gazetecilik…
Yazının başlığına Sevgili Özcan Özbay ile az gülmemiştik … ( Ki, o zamanlar ineternetten radyo yayını dünayda ilkdi. Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne tez konusu olmuştu Radyo Deniz. İşin acı ve garip tarafı, bizi çorba içmeye davet edenler ve gidenler, internetin chat yapmaktan başka işe yaramadığını sanan, inanan insanlardı… Rahmetli Ufuk Güldemir’in online gazete için “Rüzgarda uçmayan gazete çıkartacağım” dediği yıllar. )
Hollanda’ya geldim geleli yazılmamış şöyle bir kural gördüm, hatta daha iki yıl önce bir STK başkanı resmen söyledi. “Gazeteciler yemek olmayan yere gitmez, haber yapmaz… Daha geçenlerde başıma gelen ve yazdığım oalyı biliyorsunuz. “Başkanlar başkanı” olmak isteyen vatandaş bir cenazeye katılmış, adını yazmamışım, fotoğrafını koymamışım… Yahu kimsenin adını yazmadım, genel olarak STK temsilcileri dedim yetmez mi, yetmezmiş!
Peki kimse Zülfüyare dokunmadı mı?
Zaman zaman hafiften dokundum dokunmasına da başıma gelenlerin yanında pişmiş tavuk henüz yumurtadan yeni çıkmış civciv sayılır.
Bankerler ve Holdingler dönemiydi, yapmayın- etmeyin dünyanın hiçbir yerinde bu kadar kar payı olmaz diye yırtındım durdum… Para yatıranlar ve o holdinglerin ülke, bölge, şehir temsilcileri hakkımda “katli vaciptir” demedikleri kalmıştı!
Kurum, kuruluş, belediye vs çalıştıkları yerlerde dolandırıcılıkla suçlanıp mahkemelerde suçlu bulunanlar, olmadı mı, oldu; ama tüm topluma mal edilir diye yazmadık, çizmedik ama hala Hollanda Gazete arşivlerinde duranlar bile var!
Hollanda Türkiye İlişkilerinin 400. Yıl kutlamalarında, 3 Türkiye 3 Hollanda toplam 6 milyon Euro nereye hangi etkinliğe harcandığını sorduk, bu kutlamalarda proje sunanlar tarafından linç edilmediğimiz kaldı… Derdimizi Ankara’ya anlatmaya çalıştık, olmadı.
Biz zülfüyare dokunurken, makam koltukları önünde, “ Efendim kulağını çekelim şu Yavuz’un” diyenler yine bizden olanlar, gazteciler oldu.
Kültür Bakanını Utrecht Turizm Fuarı’nda eleştirmemizi Sûr’un üflenmesi zannedip korkanlar kıyametin kopmaması için nasıl dua(?) ettilerse, ne kıyamet koptu ne de ben sürüm sürüm süründürüldüm!
Onlarca örnek verebilirim, en son örnek işte geçtiğimiz günlerde yaşanan olay, hatırladınız mı?
Şimdi söze yekün tutacak olursak, son birkaç haftadır, ben, Metin Yazarel, Sedat Tapan şu STK’ları eleştiriyoruz ya… Aman da aman, yandı gülüm keten helva…
Aslında ortada bir şey yok, üç deli çıkmış kral çıplak diyor, STK kralları, ( başkanlarını başkanlık kesmediği için çıtayı yükseltip kral diyorum) koltukları sallanacak korkusu ile STK’lar platformu oluşturmak için toplantı üstüne toplantı düzenlemişler.
Bu bir araya gelip platform oluşturmaya çalışan sözde STK, hemşeri dernek, vakıf, federasyonların toplam kayıtlı, aidat ödeyen üye sayıları 1000 kişiyi ( yazı ile bin) geçmiyor, geçmez de. Amma ve Lakin ve de fakat konuşunca ….lılar, …lılar; …liler, …liler;…lular,… lular, …lüler, … lüler’in başkanları Hollanda’da yaşayan o şehrin tüm insanlarını kendi üyeleri gibi göstermekte, lanse etmekte üzerlerine yok.
Bir ara not: Bu platform kurma toplantılarında platform başkanı olmak için içlerinden birisi kendisinin başkan (Yukarıda bahsettiğim Başkanlar Başkanı) olması gerektiğini facebook sayfasında 5 bine yakın arkadaşı olduğunu ileri sürmüş!. Biz haber kaynağının yalancısıyız diyeceğim ama, acı gerçek bu… En büyük olamak için demek ki üye sayısı değil, sosyal medyada takipçi kritermiş!
Sorumluluktan kaçmak…
Hollanda Türk medyasının künyelerinde genel de şu ibare vardır: “Yazılardan yazarlar, reklamlardan reklam sahipleri sorumludur.” Biz de öyle bir ibare olmadığı için sanırım Son bir -iki zülfüyare dokunan yazısından sonra, “Sedat bey sessiz sedasız bir adamdı, nasıl böyle yazabilir,” diye düşünüyor olmalılar! Tek harfine müdahale etmedim etmem de, hatta edecekse o benim yazıma eder çünkü genel yayın yönetmeni o… 40 yıllık birikim ve tecrübesi ile çoğumuza kalem toplatır Sedat Tapan…
Son olarak, şu yayın organlarının künyelerin olmazsa olmazı: “Reklamlardan reklam sahipleri, yazılardan yazarlar sorumludur” ibaresi üzerine de kalem oynatmadan, yazmadan olmaz, yazayım da kimse 60 yıl böyle geldi böyle gider diye düşünmesin. Oldu olacak, “Haberlerden haberde yer alan fotoğraftakiler sorumludur” yazılsın da tam olsun!… ( Öyle olduğu zamanlar da oluyor ya neyse… )
Yavuz Nufel- NHaber.nl

