Evet, evet doğru tahmin ettiniz, gazeteci İlhan Karçay’dan şikayetçiyim!
Bazı insanlar vardır; sadece haber yazmazlar, bir dönemin hafızasına dönüşürler.
Sadece gazeteci olmazlar, kuşakların zihnine kazınırlar.
İlhan Karaçay da benim için işte öyle bir isimdir.
İlhan Karaçay, adı Hollanda ile özdeş gazeteci.
Daha ilk okul yıllarımda duymuştum adını. Pendik’te cami altındaki kahvehanede yazları askıcılık (esnafa çay götüren garson yamağı) yaparken adı ile tanıştım.
Yaşlı amcalara gazete okurdum.
Malum, televizyonların bile olmadığı 70’li yılların başları.
İlhan Karaçay Hollanda’dan, İlhan Karaçay Arjantin’den, İlhan Karaçay Çin’den, İlhan Karaçay şurdan- burdan, dünyanın dört bir yanından “Bildiriyor”du…
O zamanlar mahreç, “Gazetecilerin imzası” Haberin başına “İlhan Karaçay Hollanda’dan bildiriyor” şeklinde atılırdı.

Yaşıtlarım ve çoğu insan daha Hollanda’nın atlasta yerini bilmezken, ben 1972’de Rotterdam’da Türklere karşı yapılan saldırı olaylarını, dünya kupası maçlarının yapıldığı ülkeleri, dünya starı futbolcuların adlarını hep “İlhan Karaçay Bildiriyor” haberlerinden öğrenmiştim.
Yıllar yılları kovaladı, Hollanda’ya geldim. Hollanda’yı merak etmiyordum ama günün birinde haftada en az adını birkaç kez okuduğum İlhan Karaçay’ı merak ediyordum…
O zamanlar ihtiyarlar, gazeteleri pehlivan tefrikalarına kadar okuttuğu için, haber başlığından başlar, mahreci de okur devam ederdim.
Ekin Dergisi’ni çıkartmaya başlamıştık.
Yıl 1994…
Dediler ki, “İlhan Karaçay, acayip eleştiriyor, önüne gelen dergi çıkartıyor falan filan…”
Ne kadar doğru idi bilmiyorum sormadım da…
Bir gün Hollanda’nın ünlü restoran ve eğlence merkezlerinin birinde, Yılmaz Morgül programı vardı. Ben, hem sunuculuk yapıyorum hem de aralarda bir davetlilerle inter aktif sohbetler yapıyordum. Masalara tek tek gidip sorular soruyordum.
İlhan Karaçay ve ailesi de ordaydı. Nasıl oldu hatırlayamıyorum ama onların masasını atladım. Kim bilir, belki de bana söylenen o eleştirel sözlerin etkisinde kalmışımdır.
Daha sonra İlhan ağabey bir yazısında, “Kızım Vahide, baba bu sunucu hemen hemen herkes için bir şey söyledi ve söyletti ama seni atladı. Galiba seni tanımıyor” diye yazdı olayı.
Buna rağmen İlhan ağabey, hem o akşamki program, hem de benim hakkımda, “Hollanda’ya yeni gelmiş, showmen şair” diye güzel olumlu şeyler yazdı. Türkiye’de aynı şekilde program yapanlarla özdeşleştirdi.
Haberini gazetede okuyunca hem memnun oldum hem de utandım…
Daha sonra o zamanlar Mehmet Hasan Cebi’nin sahibi olduğu Sultan Hava Yolları’nın tanıtım etkinliği için seyehat acentaları, gazetecilerle İstanbul gezimiz oldu. İşte o zaman tanışma ve uzun uzun sohbet etme imkânımız oldu İlhan abiyle.
Göçün 40’ıncı yılında, “40 Yıl 40 İnsan 40 Öykü” kitabımdaki 40 insandan birisi de İlhan ağabeydir.
Bir yıl sonra bir özel televizyon kanalı için yarı belgesel türünde çektiğim “Mavinin Destanı” adlı Televizyon programıma konuk da onu anlatmaya, tanıtmaya çalıştım ama ne mümkün, o kadar yılın anısı yaşanmışlığı 40 dakiyaya sığar mı hi….
Göç Destanı’nı yazarken, Göç konulu dinletilerde en çok onun haberlerinden faydalandım, gazete kupürlerini kullandım kullanıyorum…
İlhan Karaçay’dan neden şikayetçiyim konusuna gelince…
Bugüne kadar ne o bana, ne ben ona şunu niye eleştirdin, şuna neden böyle yazdın demedik…
Kalemi gerektiğinde bir edebiyatçı kadar naif, gerektiğinde kılıçtan da keskindir.
Dün yazmış olduğu yorum/haberi göndermişti İlhan abi.
Altına imzamı atarım.
Yazının başlığı bile başlı başına tez konusu.
İlhan abi hem de büyük harflerle diyor ki:
“DAKTİLO GAZETECİ YAPMADI, YAPAY ZEKÂ DA YAPMAZ…”
(Yazıyı okumak için yazının ustune tıklayın…)
Evet, delikli demirle mertliğin bozulduğunu, yapay zekâ ile de, başta gazetecilik, müzisyenlik, şairliğin bozulduğunu ve her ortamda bundan rahatsızlığımı dile getiren ben, İlhan ağabeyin yazısını tasdik ettim ve her yerde paylaştım.
Kendisine de mesaj yazıp teşekkür ettim.
lhan ağabey’den gelen samimi cevaba bakar mısınız?
Acı eşiği yüksek olan ben kolay kolay ağlamam gözümden yaş çıkmaz, ama bir çocuğun gözlerindeki acıya, çaresiz bir kadına, yaşlı bir insanın ellerine, bir kedi miyavlamasına, bazen bir kelimeye, bazen tanımadığım bir mezar taşına, bazen bir ağaca bakar ağlarım. Ağladığımda da güzel ağlarım
İlhan Ağabey, sabah sabah beni ağlattı.
Bu hafta bu ikinci oldu.
Anneler gününde yazdığı yazı ile Şenol Katkat, içime hapsettiğim gözyaşlarımdan birkaç damla firar ettirmişti.
Şimdi de İlhan Karaçay…
Teşekkür için yazdığım yazıya yolladığı cevaba bakar mısınız:
“Sağol canım.
Birkaç yıl ömür kaldı.
Ondan sonra taht senin…
Belki de daha erken…”
ŞOKE oldum…
Açtım telefonu, haddim olmayarak fırçalar gibi: ‘Abi sabah sabah bu bana yapılr mı?’ cümlesini zor söyleddim.
Güldü ve “Hayatın gerçeği bu Yavuz, hadi kendine iyi bak, takma böyle şeyleri” dedi…
Nasıl takmam ağabey, bazen bir kelime için aylarını harcayan, şiir emekçisi nasıl takmam…
O yüzden senden şikayetçiyim herkes bilsin istedim.
Allah gecinden versin ama sana bir şey olursa veya bu yazıyı okuduktan sonra özellikle bana yazdığın mesajın “Birkaç yıl ömür kaldı. Ondan sonra taht senin…” bölümüne takılıp, ‘İlhan Karaçay’ın Velihatı’ diyecekler bilmiş ol…
Allah sana uzun ömür versin 40 yıldır boynunda HİÇ’lik tasması ile dolaşan benim sen gidince tahtta gözüm olur mu HİÇ…

Yavuz Nufel- NHaber.nl
