Türkiye’de son haftalarda yaşanan gelişmeler, yıllardır donmuş gibi görünen birçok dosyanın birden masaya yatırıldığını gösteriyor. PKK’ya silah bıraktırma süreci, İmralı’ya gönderilen heyetler, Süryani cemaatiyle yeniden kurulan temaslar… Bütün bunlar tesadüf mü, yoksa daha büyük bir stratejinin parçaları mı?
Kürt azınlığına Yeni Bir Sayfa mı Açılıyor?
Ankara’nın terör örgütüyle arabulucular aracılığıyla temas kurması, İmralı’ya heyet göndermesi ve silah bırakma prosedürünün işletilmeye çalışılması, geçtiğimiz çözüm sürecinden bu yana en ciddi adımlar olarak dikkat çekiyor. Kürt kökenli vatandaşlar arasında bu girişimlere duyulan umut, devletin “barış eli” uzatmasının ne kadar beklenen bir gelişme olduğunu gösteriyor.
Ancak sorulması gereken şu: Bu adımların zamanlaması neden şimdi?
Süryaniler: Tarihi Bir yüzleşme Eşiğinde miyiz?
Belki de daha az bilinen ama bir o kadar önemli gelişme, Süryani cemaatiyle kurulan yeni diyalog. Lahey Büyükelçiliği’nde gerçekleşen görüşme, İsviçre’de Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı’nın (YTB) Mardin’den göç etmiş Süryanilerle bir araya gelmesi, sosyal medyada paylaşılan samimi fotoğraflar…
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın selamının iletilmesi, Süryani kilisesine yapılan ziyaret, sadece bir nezaket ziyareti olarak görülemez. 1915 olaylarından Cumhuriyet’in ilk yıllarına, 1990’lardaki Güneydoğu çatışmalarına kadar uzanan derin yaraları olan bir cemaatle barışma girişimi söz konusu.
Binlerce Süryani’nin Avrupa’ya göç etmesi, Mardin, Midyat ve çevresindeki tarihi yerleşim yerlerinin boşalması, kilise ve manastırların bakımsız kalması… Bütün bunlar sadece göç hikayesi değil, aynı zamanda bir kültürel mirasın kaybedilme hikayesi.
Avrupa Birliği Faktörü: Gizli Masada Neler Konuşuldu?
İşte bu noktada kritik soru karşımıza çıkıyor: Tüm bu gelişmelerin Avrupa Birliği ile ilişkisi var mı?
Son aylarda Avrupa liderlerinin Ankara’ya akın etmesi, “Avrupa Türkiye’siz olmaz” söylemlerinin yükselmesi, göç anlaşmasının güncellenmesi tartışmaları… Bunlar tesadüf olamayacak kadar eş zamanlı gelişmeler.
AB’nin Türkiye’ye yönelik temel eleştiri noktalarını hatırlayalım:
Kürtler ve azınlık hakları
İfade ve inanç özgürlüğü
Tarihi azınlıklarla ilişkiler
Hukukun üstünlüğü ve demokratikleşme
Ankara’nın şu anda harekete geçtiği başlıklar, tam da bu eleştiri noktalarıyla örtüşüyor. Bu bir tesadüf mü, yoksa Brüksel’le “şartlı normalleşme” pazarlığı mı?
Stratejik Hesaplar ve Gerçekler
Türkiye’nin AB üyeliği süreci 1999’dan beri rafa kalkmış durumda. Ancak değişen jeopolitik dengeler, Türkiye’yi Avrupa için vazgeçilmez kılıyor:
Ukrayna savaşı ve enerji krizi, Avrupa’nın Türkiye’ye olan ihtiyacını artırdı. Göç baskısı, özellikle Suriye ve Afganistan’dan gelen mülteci akınları, AB’yi Ankara’yla işbirliğine zorluyor. NATO içindeki stratejik konum, Türkiye’yi masada güçlü kılıyor.
Öte yandan AB’nin Türkiye’ye ihtiyacı var:
Ekonomik kriz ve dış yatırım ihtiyacı
Vize serbestisi özlemi
Gümrük Birliği’nin güncellenmesi gerekliliği
Uluslararası arenada meşruiyet arayışı
Barış mı, Taktik mi?
Elbette bu gelişmeleri sadece AB hesabına indirgemek haksızlık olur. Türkiye’nin kendi içindeki barış, huzur ve kalkınma ihtiyacı gerçek. Kürt tartışmalarında kalıcı çözüm, Süryani cemaatiyle tarihi yüzleşme, alevilerin taleplerinin karşılanması… Bunlar Türkiye’nin kendi geleceği için elzem adımlar.
Ancak zamanlamanın ve eş zamanlılığın bir stratejik boyutu olduğu da açık. Belki de ideal olan, iç barışı sağlarken dış ilişkileri de düzeltmek değil mi?
Önümüzdeki Süreç
Bu sürecin başarılı olması için birkaç kritik unsur gerekiyor:
Samimiyetin test edilmesi: Fotoğraf pozlarının ötesine geçen, somut adımlar ve yasal düzenlemeler şart.
Toplumsal uzlaşı: Barış sürecinin sadece hükümete değil, toplumun geniş kesimlerine mal edilmesi gerekiyor.
Şeffaflık: Gizli masalarda hangi vaatlerin verildiği, hangi tavizlerin konuşulduğu bilinmeli.
Sürdürülebilirlik: Bu girişimler, günü kurtarma taktiği değil, uzun vadeli politika olmalı.
Saygılarımla,
Sedat Tapan
Sedat.tapan@outlook.com

