Hollanda’da her yıl yaklaşık kırk kadın öldürülüyor. İstatistikler ürkütücü: Öldürülen kadınların yarısından fazlası partneri ya da eski partneri tarafından hayattan koparılıyor. 20 ila 60 yaş arası kadınlarda bu oran yüzde yetmişe kadar çıkıyor. Yani femicide, Hollanda’da sıradan bir “güvenlik vakası” değil, kronikleşmiş bir toplumsal yara.
Yakın geçmişteki vakalar bu tablonun trajik örnekleriyle dolu. Gouda’da 39 yaşındaki Joeweela, boşandığı eşi tarafından sokak ortasında vurularak öldürüldü. Çocuklarının gözleri önünde yaşanan bu olay, faile dair daha önceki cinayet girişimi kayıtlarına rağmen gerçekleşti. Devletin ve siyasetin sorumluluğu burada apaçık ortada.
Ama siyasetin reflekslerine bakınca tablo daha da çarpıcı hale geliyor. Son altı ayda kocaları tarafından öldürülen kadınların hiçbiri için ağzını açmayan PVV lideri Geert Wilders, geçtiğimiz hafta Amsterdam’da hayatını kaybeden genç bir kızın ardından anında sahneye çıktı. Lisa, henüz 17 yaşında, gece bisikletle evine dönerken saldırıya uğradı ve yaşamını yitirdi. Failin bir sığınmacı olması, Wilders için adeta altın tepside sunulmuş bir propaganda fırsatıydı. Sessiz kaldığı onlarca kadın cinayetinin aksine, bu trajediyi seçim malzemesine dönüştürmekte hiç gecikmedi.
20 Eylül’de Lahey’deki Malieveld meydanında bir gösteri organize ediyorlar konusu tabiki İslam düşmanlığı olacak göreceğiz
Feministler ve kadın örgütleri sokaklarda “#rechtopdenacht” sloganıyla kadınların güvenli yaşam hakkını savunurken, Wilders konuyu hemen göçmen karşıtı söylemine tahvil etti. Kadın cinayetlerine dair yapısal çözümlerden, şiddeti önleyici politikalar üretmekten söz etmek yerine tek derdi “mülteci kabulünü durdurmak” oldu. Böylece gerçek sorun bir kez daha görmezden gelindi: Kadınlar kendi evlerinde, kendi eşleri tarafından öldürülüyor.
Peki ya Müslüman azınlık? Geçtiğimiz seçimlerde PVV’ye oy veren Müslüman seçmenlerin varlığı biliniyor. Bu, kimilerince anlaşılmaz bir çelişki olarak görüldü. Şimdi 29 Ekim seçimleri yaklaşırken aynı soruyu sormak kaçınılmaz: Bunca ikiyüzlülükten, kadınların hayatları üzerinden kurulan bu siyaset dilinden sonra hâlâ Wilders’e oy verecek Müslüman seçmen olacak mı?
Sorunun cevabı sadece Müslüman toplum açısından değil, Hollanda demokrasisinin geleceği açısından da belirleyici. Çünkü mesele yalnızca göçmenler ya da azınlıklar değil; mesele, kadınların hayatlarının siyasi hesaplara malzeme edilip edilmeyeceği.
Femicide’in üzerini örtüp yalnızca sığınmacı fail olduğunda harekete geçen siyasetçiler, aslında kadına yönelik şiddeti önleme niyetinde olmadıklarını, sadece kendi ajandalarına uygun düştüğünde konuyu gündeme taşıdıklarını gösteriyorlar.
Bizim sorumluluğumuz, sandığa giderken bu çelişkiyi unutmamak. Kadınların hayatı, siyasi sloganlara malzeme edilemeyecek kadar kıymetli.
Saygılarımla,
Sedat Tapan
Sedat.tapan@outlook.com

