“Tabip, hem bedenin hem ruhun işçisidir.”
— İbn Sînâ, El-Kanun fi’t-Tıbb
Bin yıl önce, İbn Sina insan bedenini yalnızca bir et yığını değil; ruhla iç içe geçmiş bir varlık olarak görüyordu. Ona göre hekimlik yalnızca hastalıkları teşhis etmek değil, insana kulak verebilmekti. Aradan asırlar geçti, tıbbın anlami ve araçları değişti. Ama ihtiyacı hiç değişmedi. İçten ve ya dıştan bir derdin duyulması, bir insanın anlaşılması…
Ne var ki içinde yaşadığımız çağ, İbn Sina’nin aksine, sesi yüksek olmayanı duymuyor. Merkezin dışında konuşan, makbul alanların dışından seslenen biri ya dışlanıyor ya da susturuluyor. Dr. Savan Günay’ın hikayesi bana göre , bu susturulmuş seslerden biridir. Ve belki de onun ölümü, bir çarenin bulunamamasından çok, bir sesin duyulmamışlığının hikayesididir. .
Dr. Günay, “Kanserin %75’ini çözdük,” dediğinde bilim çevreleri sessiz kaldı. Bazıları küçümseyerek yaklaştı, bazıları ise duymamış gibi yaptı. Çünkü bu iddia, bilimsel merkezlerden değil, kenarda kalmış platformlardan duyurulmuştu. Ve ne yazık ki bu dünyada bazen ne söylediğinizden çok, nerede söylediğiniz dikkate alınır.
Oysa Dr. Günay, yalnızca kanserin biyolojisine değil, sistemin duyarsızlığına, akademinin kibirli suskunluğuna ve halkın umutsuzluğuna karşı da bir çığlık atıyordu. Ancak duyulmadı. Çünkü sözleri sezgiyle örülmüştü. Kullandığı dil akademik değil, halkın diliydi. Ve bulunduğu konum, sistemin gözünde “makbul” değildi. Bilim ise zaman zaman yalnızca kendi konfor alanlarında yankılanan sesleri kabul eder.
Yaptığı çalışmalar küçümsendi. Ona karşı çıkanlar, fikirlerini çürüterek değil, onu itibarsızlaştırarak susturdu. Üstelik onu en çok anlaması gerekenler tarafından… Çünkü çoğu zaman sadeleştiren kişi, yüzeyselleştirmekle suçlanır. Oysa sadeleştirmek için önce derinleştirmek gerekir. Belki de Dr. Günay’ın suçu, karmaşık olanı halkın anlayacağı dile çevirmesiydi. Ve bu, bazı çevreler için fazlasıyla tehlikeliydi.
Peki haklı mıydı?
Bilim henüz bunu söyleyemez. . Ama şurası çok açık. Haklı olmasa bile, bir bilim insanına hele ki bir doktora duyulma hakkı, soru sorma özgürlüğü ve şeffaf bir değerlendirme süreci sunulmalıydı. Çünkü bilim sadece sonuçlarla değil, sürecin kendisiyle de ilgilenir. Ve eğer o süreçte bir insan yalnız kalmışsa, mesele onun ne söylediğinden çok, bizim neyi duymadığımızdır.
Dr. Günay, 58 yaşında, yalnız yaşadığı evde ölü bulundu. Kalp krizi, pıhtı, tansiyon… Bunlar tıbbi olarak elbette mümkündür. Ama her ölümün bir biyolojik açıklaması olduğu kadar, bir toplumsal arka planı da vardır. Görülmeyen, duyulmayan, dışlanan bir bilim insanı… Çünkü insanı yalnızca hücreler değil, yalnızlık da öldürür.
Belki biz “çare” kelimesine haddinden fazla anlam yüklüyoruz. Onu yalnızca bir tıbbi çözüm değil, aynı zamanda bir umut, bir adalet, bir inanç figürü hâline getiriyoruz. Ve bu anlamı taşıyamayan her şey insanlar da dahi bir gün yıkılıyor. Tıpkı Dr. Günay gibi.
Şimdi geriye kalan, yaşamış ve geçmiş bir insan değil sadece; içimizde büyüyen bir eksiklik hissi, bir cevapsız soru, bir çabanın ardından gelen derin bir beyhudelik duygusu… Bazı ölümler, bir çözümün bulunamadığını değil, belki de minik bir ihtimalin ciddiye alınmadığını gösterir.
Dr. Savan Günay’ın ölümü belki de bize en çok bunu hatırlatacak:
Belki haklı değildi.
Ama dinlenmeyi, incelenmeyi, desteklenmeyi hak ediyordu.
Çünkü bazen bir düşüncenin değeri, doğruluğunda değil; uğruna gösterilen çabada saklıdır.
Ve biz o cabayı her zaman ki gibi görmedik.
Ya da görmek istemedik.
Özlem Ok-NHaber.nl

