Yavuz Nufel
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Görelim dediniz, hadi görün bakalım…

Görelim dediniz, hadi görün bakalım…

featured
Google'da Abone Ol
1
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
Bizi PayPal Üzerinden Bağış Yaparak Destekle

“Yavuz Nufel’in kalemi Hz. Ali’nin kılıcı gibidir” ( Coşkun Yeğenoğlu )

Cevabım biraz geciktiği için kusura bakmayın, dünya hali, haberler, yardım kampanyaları, davetler, düğünler cenazeler derken bugün zaman bulabildim. Mahalle yanarken saçını tarayan deli kadar vaktimiz yok kıldan tüyden meselelere. Bu söz, çevresinde toplumu ilgilendiren olaylarla ilgilenmek yerine egosunu tatmin etmek için duyarsızca, umarsızca davranan, hareket eden, konuşan, yazan  kendinden başka kimseyi düşünmeyenler için söylenir. Kıldan tüyden de olsa cevap vermek lazım, Yaz da görelim diyen(ler) fazla  merakta kalmasınlar, yoksa kurdeşen olurlar..

Mayıs ayının ikinci yarısı Türkiye’deydim. Kurban bayramı dolayısı ile gelen yüzlerce masaj aldım. Watsap  ( WhatsApp ) icat oldu olalı SMS mesajlarının yüzüne bakan yok…

Bayram dolayısıyla  ile  watsap kadar olmasa da SMS kutusu birden canlandı…

Bende kayıtlı olmayan bir numara… Veryansın ediyor, mesajın Yavuz bey diye başlaması bile bir kenar mahalle ergen jargonu…

Ekran görüntüsü aldım, yazının sonuna ekleyeceğim, okuyun siz karan verin.

Artık nerede ne zaman kuyruğuna bastıysam…

Büyükelçi sizi neden davet etmiyor onu yaz diyor.

Yaz da görelim diye aba altından sopa gösteriyor.

Her kimsen öncelikle adını soyadını da yaz konuşalım, değil mi?

Cevap yazdım, aradım mesajın yollandığı telefondan tık yok…

Neyse içimde kalmasın yazalım, yazalım da “Yazmasam olmaz” şiarımız, merhum gazeteci ağabeyimiz, Dedemiz  Coşkun Yeğenoğlu’nun sözü  havada kalmasın…

Kamuoyu benden açık bir açıklama bekliyormuş…

Kamuoyu dediği de bu ergenin kendinden başkası değildir….

Gazetecilik ve Beklentiler

Gazetecilik mesleğinin sorunları hiç bitmiyor.

Hollanda’da bazı meslektaşlarımız, son aylarda  davet edilmedikleri etkinliklerden şikâyet etti/ ediyor. Oysa gazetecilik, davetiye bekleme mesleği değildir. Gazeteci haberin peşinden gider; gerekirse kapıdan kovulur, bacadan girer.

Rotterdam’a gelen Türk savaş gemisinin programına davet edilmediğimiz için ilk yazan Ömer Atıf arkadaşımız  oldu.  Eline sağlık…

Savaş gemilerimiz  geldi ve hepimiz gurur duyduk. Tâbî sadece dışarıdan ziyaret ettik. İçeri girsek ne değişecekti? Sonuçta mühendislik incelemesi yapmayacaktık. Ardından Fatih Özyar arkadaşımız yazdı. Türkiye’den gelen heyetlerin sivil toplum kuruluşlarıyla yaptığı toplantılara gazetecilerin davet edilmediğini belirtti. Onun da eline sağlık…

Daha sonra Genel Yayın Yönetmenimiz Sedat Tapan da aynı konuya farklı bir açıdan  değindi. Onun da Kalemine sağlık… Yani üç kişinin yazdığı bir konuyu benim yazmam neyi değiştirecek ki; gerek görseydim bu üç arkadaşımızdan önce yazardım.

Gerek görmedim  çünkü  günümüzde bilgiye ulaşmak çok kolay.  Bu tür toplantılara katılan sivil toplum temsilcilerinin paylaşımlarını takip ederek haber üretmek mümkün. Her toplantıya fiziksel olarak katılmak şart değil. Üstelik zaman, ulaşım ve maliyet açısından da önemli bir tasarruf sağlanıyor. Aslında davet edilmemek bizim lehimize. Çünkü farz edin oradayız, katılanların, “Benim fotoğrafımı çektin,  çekmedin, benim fotoğrafımı yayınladın yayınlamadın” gibi sözlerinden  ve  dertlerinden kurtulmuş oluyoruz. Bu birinci avantaj. Ne güzel işte. Adamlar cenaze namazlarında bile fotoğraf karesine girmek için birbirlerini ezmiyor mu, hem burda hem Türkiye’de… Bırakın ne halleri varsa görsünler…

Ayrıca davetliler fotoğraf  çekiyor sosyal medyada yayınlayarak  bir yerde fahri muhabirlik yapıyorlar ne güzel işte: Ama fakat lakin basının olmadığı yerde  bu fotoğraflarla asıl verilmek istenen mesaj “ Hey millet bakın bakın ben kimlerle beraberim, siz neredesiniz” olduğunu fark etmeyecek kadar aptal değiliz ama bırakalım o kadar da olsun…

Daha önce yazdım,  ama o zamalar durum faklıydı.

Evet zamanın büyükelçisi  heyetler geldiğinde bayramlarda vs  hemen hemen Hollanda’daki  tüm basın mensuplarını davet eder bir beni etmezdi. Çünkü ta o zamanlar Zaman ile Türkiye Gazetesi adı konmamış bir rekabet, bir savaş içindeydi .  Türkiye Gazetesi Avrupa Baskılarında yine böyle kçşe yazarlığı yapıyordum. Büyükelçi Selehattin Alpar’a,ithafen  “ Sen benim büyükelçim değilsin” Kançılarya Tontonu”, Kançılarya Elçiye Mülk Değildir” başlıkları ile üç yazı yazdım.   Sonunda beni davet eden Selahattin bey tam  fırçalamaya başlayacakken (!)  masadaki telefonu çaldı,  telefonun öbür ucundakine “ Çağırdım geldi konuşuyoruz”  demişti. Ben de telefondaki konuşması devam ederken , “Çağırmadınız  davet ettiniz” diye tepki gösterim ve dedim ki, Selahattin Bey, konu benim şahsımla ilgili değil davet etmişsiniz etmemişsiniz umurumda değil, meraklı da değilim. Fakat benim temsil ettiğim bir kurum var. Siz beni davet etmekle 30 bin çalışanı, 2 milyon tirajlı  gazetesi ile koskoca İhlas Holdingi dışlamış oluyorsunuz. O görüşmede o zamanlar sanıyorum elçilik müsteşarı olan ve  şu  anda  Büyükelçi olan Hakan Çakıl bey de o  hazır bulunmuştu.

Bilmem anlatabildim mi!

Bana gelen bazı mesajları  ciddiye almadım,  almam da, benim şahsıma yönelik uygulama değil, davet edilip edilmeme konusu,  Kimi davet edip etmeyeceğini  ev sahibi belirler, misafir mi belirlermiş…

Yazmasam olmaz dediğim konulara bir bakın, hiç şahsi bir mesele var mı?

Dikkat edin, arşivlere bakın bireysel olarak isim isim eleştirdiklerim yazdıklarım, topluma bir şeyler vermek, faydalı olmak için meydana çıkıp, topluma faydadan çok zararı dokunanları yazmışımdır. Yazarken de bana karşı ayrımcılık yapmışsa kalemimi batırmışımdır.  Hatam olmuyor mu,  oluyor elbette. Fark ettiğim anda özür diler,  kantarın topuzunu kaçırdığımı söylerim..

Yaşarken sevmediğim ama öldükten sonra çoğu insan gibi bazı sözlerinin ne kadar yerinde olduğuna inandığım eski Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel,” Barışmayı bilmiyorsan kavga etmeyeceksin” derdi.

Özür yalaması olmadan özür  dilemek erdemdir. Bazen insan bir çocuktan bir kediden, bir kuştan bir köpekten de özür dilemesini bilmeli.

Merhum Çoşkun Yeneoğlu anlatmıştı. 

Malumunuz   Allah”ın aslanı Hz. Ali bir savaş esnasında düşmanı olan yiğitle epeyce vuruşarak sonunda onu yere yıkıp öldürmek üzereyken, o düşman askeri Hz. Ali”nin yüzüne tükürür. bunun üzerine Hz. Ali düşmanına;

-Kalk git , seni öldürmekten vazgeçtim, serbestsin, der.

Savaşçı şakın ve merakla sorar; :

-Beni altedip öldürmek üzereyken neden vazgeçtin. Seni ne alıkoydu? diye sorunca, Hz. Ali şöyle der:

– Sen yüzüme tükürünce  sana kızdım. Eğer o an öldürseydim, nefsime uymuş olacak,   seni Allah rızası için değil de kendi nefsim için öldürmüş olacaktım”

Bu menkıbeden hareketle nefisime uyup hiç bir yazı yazmadım yazmam da Allah yazdırmasın da!

Kenar mahalle ergeni gibi her şeyi bildiğini sanan ama aslında hiç bir şey bilmeyen zavallıların gazına gelmeyecek kadar aklım yerinde..

Korkusuzluğuma gelince yine Hz Ali’nin “ Haklıysan korkma hak seni korur” sözünü kendime 16 yaşımda şiar edinmişim, gerisi sivri sinek vızıltısı…

Bu konularda benim rehberim Hz. Ali sizin ki kim?

Not: Telefon numarasını kapatmadım çünkü bu numaranın  sadece bu mesaj için alınıp kullanıldığına inanıyorum. buyurun:

sms

Yavuz Nufel- NHaber.nl

 

Görelim dediniz, hadi görün bakalım…
1

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

1 Yorum

  1. Üstadım, sen yazmazsan kim yazacak?
    Sen Yazmazsan Olmaz..!
    Bazılarına da kalemin sivri ucu yakışır…

Giriş Yap

N'haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!