1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Yavuz Nufel
  4. Bu sevgi, bu sevgi seli ancak böyle anlatılabilirdi…
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Bu sevgi, bu sevgi seli ancak böyle anlatılabilirdi…

featured

 

Bugün, henüz 46 yaaşındayken,  iki gün önce aramızdan ayrılan, dün binlerce kişinin omuzlarında Rotterdam’da defnedilen kardeşim Nafis Koçak’ı yazacaktım…

Çünkü acı haberini, cenaze merasimini yaptığımız haberlerin okunması bir milyonu geçti. İş böyle olunca bilmeyenler,  tanımayanlar soruyor elbette, “ Abi kim bu Nafis Koçak, o kadar ünlü, tanınmış, çevresi çok olan insanın vefatını gördük, böyle bir sevgi kalabalık görmedik” diyorlar. Özellikle de cenaze merasimi videosunu izleyenler, “ Bu ne mahşeri kalabalık böyle, üstelik izin mevsimi ve bir çok insan tatilde”… İşte O insan selininin kameralarımıza yansıyan görüntüleri.

Nafis kardeşim hakkında çok şey yazabiilirdim, yazacaklarımı sıraya koyarken, onun en sevdiği arkadaşlarından, ağabeylerinden, ailesinden sonra en iyi tanıyanlardan biri olan  ortağı sevgili Yusuf Öztürk, cenaze için geldiği Hollanda’dan  dönüşte, uçakta yazmış yollamış.

“ Gece gece yedin beni ve kardeşim bu kadar yalın, içten,  samimi;  bu kadar yürekten damardan çıkarsız…. yaşadıklarını yaşattın be Yusuf’um” diye cevap verdim.

Yusuf Öztürk iyi bir organizatör, menejer olmanın yanında yazardır aynı zamanda, Türkiye’de çok ses getiren Şizofrenik Haller kitabının  yazarı…

Yazıyı iki kez okudum; Yusufum bu yazıyı  ne yapacaksın Yusuf Öztürk’ün kaleminden yüreğinden Nafis Koçak, diye ben yayınlamak isterim,  dedim.

İşte Merhum Nafis Koçak’ın ardından onu  en iyi  tanıyanlardan biri olan Yusuf Öztürk’ün kaleminden noktasına virgülünde dokunmadan  Nafis Koçak:

yusuf nafis 2

Daha birinci ayını yeni tamamladığım Hollanda serüvenimde bir kaç bıyığı terli gençten biriydi. Bilardo oynamaya geldikleri kahvehanede garsonluk yapıyordum bende. Yıl 1996…

Gel zaman, git zaman isimlerini, memleketlerini, öğrendiğim o arkadaş grubuyla sonradan kuracağım doğru dostluk bağlarından habersiz, onlarla zaman geçirme fırsatlarım olmaya başladı. Değişik memleketlerin gettolara sıkıştırılmış yabancı ailelerinin çocukları. Erzurumluların hakim olduğu, Yozgatlıların onlara yetişmeye çalıştığı, Kırşehirlisi, Karamanlısı, Aksaraylısı ve nadir olan ben Ankaralısıyla.. On- on beş kişilik daha çocuk yaşlarda ki delikanlılar..

Hepsinin bir lakabı, hepsinin bir mizahı ve mizacı olan bu grubun içinde yıllar geçtikçe kopmalar ona bağlı farklı ilişkiler ve çevrelerle değişkenlik gösteren hayatları izledim yıllarca. Ama içlerinden biri hep ortak noktamızda kaldı. Nafis Ağa..

Var olan mekanı sayesinde hepimizin ortak noktası oldu. Yıllarca görmediğimiz bir arkadaşımızı onun mekanında görme şansımız olurdu. Ki o en çok hepimizi görendi.

Sağ bekte oynamasına rağmen inadı ve hırsıyla top koşturduğumuz yıllarda en çok efor sarfedenlerden biri de oydu. Evet inatçıydı. Yenilgiyi kabul etmezdi..

Hırslıydı.

Ama birinin üzerine basarak değil, karşısına geçip “çat çat” söyleyerek.. İçinde tutmaz, yüzüne yüzüne söylerdi doğrusunu, yanlışını..Hak yemezdi.. Yiyenleri de sevmezdi..

Akışkan hayatın içerisinde farklı yerlere de savruldu. Bu hırsla siyasette yaparsın dedik! Ve yaptı da..Ama orda fazla barınamadı..Dürüstlükten uzaklaşamadı…

2000 yılında Futbol diye bir gazete çıkarmıştım. Onu da temsilcilerimden biri yapmıştım. İçeriği olmayan, olgunlaşmamış bir içeriğe sırf destek olsun diye, o ve onun gibi bir sürü dost ve arkadaşım bi karşılık beklemeden varız demişlerdi. Hatta kartvizit bile bastırmıştım, Nafis.. Gardaşıma..

O grubun içerisinde sigara içmemiş tek kişiydi. Otu-boku hiç birine bulaşmamıştı. Arada keyfe alkol içer, kararında kalır ama çok içiyormuş gibi hepimizi gaza getirirdi. Yıllarca işlettiği mekanda tam öğrenememesine rağmen en hırslı tavla oynayanı ve batak oynayanı oydu. Çoğunlukla yenilse de pes etmezdi.. Hırslıydı..

Yaptığı sayısız Latin eğlenceleri, sonrasında Rotterdamın göbeğinde yaptığı yine sınırsız konser ve eğlenceler.. İhtiyacı yoktu. Sadece seviyordu.. Hırslıydı ve en iyisini yaptı..

2013 yılında canımızdan bir can koptu. Can kardeşimiz Ayhan’ın trafik kazasında öldüğünü duyduğumuzda arabayla çok dolaşırız deyip, bütün gücümüzle mahalleye koşmuştuk! İnanamadan, ağlayarak, bitkin bir şekilde duymuştuk haberi. İlk gözyaşlarımızı gördük bu şekilde. İlk yıkılışımız… Güçsüzdük..

Bir gün beni çağırdı. La gardaş dedi ben evlenecem Deli kızla. Organizasyonu sen yapar mısın? Seve seve kabul ettim. Deli kız Nermin’le, Deli Oğlan Nafis’in düğününü. Tencere ve kapağı.. O yılların en gösterişli düğünlerinden biri oldu..Mutluydu..

“Ha la he” aramızda ki slogandı. Dalga geçmek için de, ciddi bir betimlemede de, yapılacak bir şeyde..”He la he”..

Bir çok lakabı vardı.. Bazı da takıntıları.. Saçlarına çok hassastı. En sonunda gitti onu da ektirip kurtulmuştu..

İhtiyacım olan her zaman yanımdaydı. Sırtımda onun gardaşlık gölgesi yetiyordu. Güçlüydü..

Çeşitli bir çok ticarete girdi. Stresi arttı. Son dönem bazen konuşulamıyordu, yoğunluğundan.. Zamanı yoktu ve hırslıydı.. Çok sitem ediyordum..Çoook.. Haklısın dedi, en sonunda.. 6 ay kadar önce..

Yazın başında düğünüm olacaktı. Ona içimden gelen bir davetiye yazısı yolladım. Çok duygulanmış. 6 haziran da geldi Ankara’ya. Şahitliğimi yaptı. Güldü, eğlendi. Gitti.

10 temmuz..

İstanbul’da “yorgun ve bedenimin ayağa kalkma” dediği bir gün acı bir telefon çaldı. Arayan Şişman’dı..

Ağlıyordu.. “Tümör dedi. Nafis dedi. Valla billa dedi. Şaka değil dedi.. Ciddiyim dedi.. “

Kapat dedim telefonu, kapat..

yusuf nafis 1

“1999 yılında Ankara’da denk gelmiştim Gölcük depremine. Rahmetli annemle sohbeti yeni bitirmiş yatakta oturup duamı ederken karşı duvar üstüme gelip gitmişti. O derece hissetmiştik depremi, ta Ankara’dan..”

Bu sefer İstanbul’da oturduğum koltuğum tam karşısında ki duvar üstüme üstüme geldi. Afalladım.. Ağladım.. İnanamadım.. Eugen’ı aradım aynısını söyledi. Simon’u aradım o da aynısını.. Onlar söylerken dilim titriyor, aklım almıyor, beynim hala inanmamak için direniyordu. Hırslıydı benim gardaşım. Bunu da yenecekti.. Sabah ilk uçakla vardım yanına. Gidene kadar ne diyeceğimi bilemiyordum.

Görünce, ilk cümlem: “Hayatımda gördüğüm en hırslı, en güçlü adamsın! Bunu da başaracaksın..” Koklayarak sarıldım bu sefer. Boynundan öptüm. Sanki hiç bir şeyi yoktu. Şaka yapıyorlardı bana.. Derken sağ gözüm görmüyor dedi net bir şekilde.. Sol tarafıma geç! Göreyim seni.. Sert bir yıkılışla başladı..

İki hafta kalabildim yanında ve ameliyat oldu.

Çom güçlü çıktı yine ameliyattan.

Her şey yoluna girecekti..

İlk haberleri de güzeldi..

Sonra kötü haberleri gelmeye başladı.. Duymak istemiyordum. Sormamak için kendimi durdursam da yine de soruyordum. Sesli mesaj atıyordu bazen.Bazen de arıyordu..

Kemoterapi başladı. Gardaşım bitti.

Dün uykusunda epilepsi geçirmiş ve komaya almışlar. Gece Fethiye’deydim duyduğumda. Alelacele çıktım yola ve Ankara’ya geldim. 2 saat uyuyum dedim ve uyandığımda onlarca aranma ve mesaj..

“Yarın fişini çekecekler..”

Şu anda bu satıları ona doğru giderken uçakta yazıyorum. O benim için çok başka yerdeydi. İyi bir dosttu. İyi bir arkadaştı. Sırdaştı. Göstermezdi, ketun dururdu ama yemin ediyorum kalbi çok güzeldi.

Ve Allah ona vedalaşabilme fırsatı sundu. Toplam da 46 günlük bir hikaye de hemen hemen herkesle helalleşti, kırgın olduklarıyla barıştı, yıllardır görmedikleriyle görüştü.. Çok güzel vedalaştı herkesle. Evet çok erken, evet çok acı.. Bana ameliyata gitmeden önce babasıyla konuşmak için aşağıya inerken şu cümleyi kurmuştu! “Vallahi hepsi boşmuş. Bütün hırslarım, telaşım.. Allah bana yeniden bir şans verirse hepsini bırakacağım”

Daha ölmedi bu satıları yazdığımda. Ama hepimizi hazırladı. Hepimizin göz bebeğine bakarak vedalaştı. Biz hiç birbirimize seni seviyorum demezdik. O da, bende defalarca “Seni Seviyorum” diyebildik..

Geldim gece almadılar, yanına. Sabah yanına girdik. Eugen ben ve Şişman. 1 saat sohbet ettik, şakalaştık, kızdık ve özlediğimizi söyledik. Hatta bu yazıyı ona da okudum bir üst cümleye kadar. Ama ne cevap verdi ne de bir tepki. Eminim hepsini duydu. Farkındaydı..

Derken “daha uyanmadın mı oğlum” diyen bir sesle bir daha yıkıldık! Babası içeriye girmişti. Sonra, insan seli..

yusuf 4

Veda edişi bile asildi. Aynı karakteri gibi. Çektiler fişini kalakaldık. Ağladık, ağladık, ağladık..İnsanın sakındığı kaç kişi vardır ki bu hayatta.. Onları da teker teker kaybetmenin acısıyla yaşayacağız! Yine, yeniden…

Şişman dedi ki: Hadi artık  şimdide dinleyin de göreyim dedi Ferdi Tayfur’u.

Ama sen çok severdin, gardaşım..

Bu son satırları da Ferdi babayı dinleyip, yazıyorum. Rabbim seni incitmesin, rabbim seni cennet mekanında ağırlasın. 46 günlük hastalığında, 46 yaşında veda etti bizlere.. Bugün insanların çoğunun izinde olduğu dönemde ve bir pazartesi günü olmasına rağmen, doldu taştı cenazen.

Ne çok sevenin varmış, gardaşım, ne çok.. ( Haberi okumak için tıklayın )

Rabbim günahlarını affetsin. Kalbine ve adamlığına şahitim. Hakkım sana sonuna kadar, Helal olsun..Helal olsun..Helal olsun..”

Not: Gerçekten Yazmasam olmazdı.

Yavuz Nufel- NHaber.nl

 

Bu sevgi, bu sevgi seli ancak böyle anlatılabilirdi…
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

N'haber ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!