Son yıllarda sıkça duyuyoruz: “Hollanda’da şirket kurduk, İngiltere’de firma açtık. Vergi de ödemiyoruz, işler harika gidiyor.” Dışarıdan bakıldığında bu sözler başarılı bir girişimcilik hikâyesi gibi algılanabilir. Oysa gösterişli tabelaların, prestijli iş adreslerinin ve süslü kartvizitlerin ardında, çoğu zaman kamuoyunun farkına bile varmadığı karmaşık bir sistem işliyor. Bu sistemin en önemli aktörlerinden biri ise “trust şirketleri” olarak bilinen yapılar.
Aslında trust büroları hukuken meşru kuruluşlardır. Tarihsel olarak şirketlere idari destek sağlamak, kuruluş süreçlerini kolaylaştırmak ve kurumsal hizmet vermek amacıyla faaliyet göstermişlerdir. Ancak denetim mekanizmalarının zayıfladığı veya kötü niyetli kişiler tarafından istismar edildiği durumlarda, bu yapılar kara para aklama, vergi kaçakçılığı, mal varlığı gizleme ve uluslararası finansal dolandırıcılık ağlarının önemli araçlarından biri hâline gelebiliyor.
Senaryo çoğu zaman birbirine benziyor. İngiltere’de yalnızca kâğıt üzerinde faaliyet gösteren bir şirket kuruluyor. Hollanda’daki bir trust bürosu üzerinden adres ve yönetim hizmeti sağlanıyor. Ardından gerçekte var olmayan ticari işlemlerle milyonlarca euroluk para hareketi gerçekleştiriliyor. Sonuçta devlet vergi kaybına uğruyor, haksız kazanç elde ediliyor ve sistem dürüst mükelleflerin sırtına yük bindiriyor.
Ancak bu düzen yalnızca dolandırıcılık yapan birkaç kişinin çabasıyla ayakta kalmıyor.
Asıl sorun, bilerek ya da ihmalkârlık sonucu bu mekanizmanın parçası hâline gelenlerde başlıyor. Müşterisinin faaliyet alanını sorgulamayan muhasebeciler, para hareketlerinin kaynağını araştırmayan mali danışmanlar veya yalnızca gelir elde etmek uğruna şirket adreslerini başkalarına tahsis eden işletmeler farkında olmadan suç zincirinin halkalarından biri olabiliyor.
Artık “Ben sadece muhasebesini tuttum”, “Sadece adres verdim”, “Ne yaptığını bilmiyordum” gibi savunmaların hukuki karşılığı giderek zayıflıyor.
Günümüzde kara para aklama ve finansal suçlarla mücadelede en temel ilke “müşterini tanı” anlayışıdır. Hizmet verdiğiniz kişinin kim olduğunu, faaliyet alanını, para kaynaklarını ve ticari ilişkilerini makul ölçüde araştırmak artık sadece etik bir sorumluluk değil, aynı zamanda yasal bir yükümlülüktür.
İmzanızı attığınız her belge, kapınıza astığınız her şirket tabelası ve kullandırdığınız her adres sizi hukuki sorumluluğun bir parçası hâline getirebilir. Bir gün kapınız soruşturma kapsamında çalındığında, “Haberim yoktu” demek çoğu zaman yeterli olmayacaktır.
Bu nedenle herkesin kendisine şu soruyu sorması gerekiyor: Hizmet verdiğim kişi gerçekten kim? Kurduğu şirket ne iş yapıyor? Para hareketlerinin kaynağı açık ve şeffaf mı?
Unutulmamalıdır ki masum görünen küçük bir muhasebe işlemi ya da sıradan bir adres hizmeti, yarın uluslararası bir mali suç soruşturmasının dosyasında yer alabilir.
Kısa vadeli kazanç uğruna, başkasının suçuna ortak olmanın bedeli çok ağır olabilir. Çünkü bazen bir imza, bazen de yalnızca bir adres, insanı farkında olmadan suç örgülerinin içine çekmeye yeter.
Fehmi Uzun
