Gelin, eğri oturalım ama doğru konuşalım.
Hollanda’da Türk toplumu olarak sıfırdan bir dünya kurduk. Fabrikalarda ağır şartlarda çalıştık, şirketler kurduk, vakıflar ve dernekler oluşturduk. Evlatlarımızı üniversitelerde akademisyen, bilim insanı ve başarılı meslek sahipleri olarak yetiştirdik. Bütün bunlar gurur duyulacak büyük bir başarı hikâyesidir.
Ancak bu başarının perde arkasında sessizce büyüyen bir sorun var: Başaranı takdir etmek yerine onu aşağı çekmeye çalışıyoruz. Bir adım öne çıkanı desteklemek yerine eleştirmek için adeta fırsat kolluyoruz.
Senaryo hiç değişmiyor.
Bir kardeşimiz gece gündüz çalışıp bir şirket kuruyor, önemli bir göreve geliyor ya da aylar süren emeğin sonunda toplum için büyük bir kültür etkinliği veya vakıf programı düzenliyor. Tam o anda dedikodu mekanizması devreye giriyor:
“Hak etti mi sanki?”
“Bunun asıl amacı ne?”
“Kesin bir çıkarı vardır.”
“Aldığı fonları araştırmak lazım.”
Aylarca verilen emek birkaç cümleyle değersizleştiriliyor. Yapılan güzel işlere kusur bulabilmek için kırk dereden su getiriliyor.
Oysa bir başkasının başarısı bizim başarısızlığımız değildir. Birinin yükselmesi, diğerinin küçülmesi anlamına gelmez.
Peki biz ne zaman birbirimizin başarısıyla gurur duymayı bıraktık?
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) adeta bugünü tarif ediyor:
“Öyle bir zaman gelecek ki kişi, bir mecliste oturur; fakat gıybet edilir korkusuyla oradan kalkamaz.”
(Deylemî, İbn Mes’ud’dan rivayet)
Bugün birçok sohbet ortamında tam da bunu yaşıyoruz. Bir kişi masadan kalkar kalkmaz arkasından konuşulmaya başlanıyor. Oysa bizim medeniyetimiz sözü emanet, meclisi ise mukaddes kabul eder. Kardeşinin başarısını dedikodu malzemesi yapmak, aslında kendi bulunduğun topluma zarar vermektir.
Bir ağacın en yüksek dalı meyve verdiğinde kök bundan gurur duyar. Biz ise neden kendi dallarımızı budamaya çalışıyoruz?
Madalyonun bir de diğer yüzü var.
Biraz maddi imkân elde eden, bir federasyonda görev alan, belediye meclisine seçilen ya da bir sivil toplum kuruluşunda yönetici olan bazı kişiler de kısa sürede değişiyor. Dün omuz omuza yürüdüğü insanlara bugün tepeden bakmaya başlıyor. Sanki oturduğu koltuk ona insanları küçümseme hakkı vermiş gibi davranıyor.
Oysa yaşadığımız Hollanda’ya bakın…
Bakanlar ve başbakanlar çoğu zaman bisikletle işe gidiyor. Büyük şirketlerin yöneticileri market kuyruğunda herkesle birlikte sessizce bekliyor. Mütevazılığı bir yaşam biçimi haline getirmiş bir toplum, güçlü bir devlet düzeni kurabiliyor.
Biz ise köklerinde Yunus Emre’nin, Mevlânâ’nın ve Hacı Bektaş-ı Veli’nin hoşgörüsü bulunan bir medeniyetin çocukları olarak bazen kibir yarışına giriyoruz.
Oysa bizim medeniyetimiz, “Yaratılanı severiz Yaratan’dan ötürü.” anlayışı üzerine kurulmuştur.
Bu kibir, bu üstünlük taslama ve birbirini değersizleştirme yarışı bizim kültürümüze yakışmıyor.
Artık Ezberleri Bozma Zamanı
Bu kısır döngüyü kırmak zorundayız.
Bir isim duyduğumuzda ya da bir başarı gördüğümüzde ilk refleksimiz eleştirmek değil, takdir etmek olmalıdır.
Eğer Hollanda Türk toplumu olarak bu ülkede güçlü ve kalıcı bir iz bırakmak istiyorsak;
Birbirimize engel değil, basamak olmalıyız.
Düşeni yargılamak yerine elinden tutup kaldırmalıyız.
Başaranın önüne çelme takmak yerine ona omuz vermeliyiz.
Haset ve kibir, dokunduğu her kalbi soğutur; toplumu içten içe çürütür.
Muhabbet, dayanışma ve samimiyet ise bizi çelikten bir zincir gibi birbirimize bağlar.
Bizler birbirini tüketen dedikodu meclislerinin değil; dünyaya sevgi, adalet ve tevazu mirası bırakan gönül erlerinin torunlarıyız.
Artık silkelenme, birbirimize sahip çıkma ve özümüze dönme vaktidir.
Saygılarımla,
Fehmi Uzun
