Evlatlarımızı Kaybediyoruz, Hâlâ Görmezden mi Geleceğiz?
Yıllardır Hollanda’da yaşayan Türk toplumunun içinde bir gazeteci olarak sayısız aile hikâyesine tanık oldum. Kimi zaman ekonomik sıkıntıları, kimi zaman eğitim sorunlarını, kimi zaman da aile dramlarını yazdım.
Ama bugün yazacağım konu, belki de en ağırlarından biri…
Çünkü bu yazı, evlatlarını kaybeden anne ve babalar için.
Hayır… Ölümden bahsetmiyorum.
Evlatları hayatta olduğu hâlde onları kaybeden ailelerden bahsediyorum.
Son yıllarda Avrupa’da büyüyen Türk çocukları arasında göz ardı edemeyeceğimiz bir gerçek var. Bazı çocuklar daha küçük yaşlardan itibaren kendilerini ifade etmeye çalışıyor. Kimi bir erkek çocuğu olmasına rağmen kız kıyafetlerine ilgi duyuyor, kimi kız çocuğu erkek gibi giyinmek istediğini söylüyor. Uzmanlar, bu tür davranışların tek başına çocuğun gelecekteki cinsiyet kimliği veya cinsel yönelimi hakkında kesin bir anlam taşımadığını ifade ediyor. Ancak çocukların duygularını yok saymanın da ciddi sonuçları olabileceğine dikkat çekiyor.
Peki bizim toplumumuz ne yapıyor?
“Geçer.”
“Şeytana uymuş.”
“Bizim evde olmaz.”
“Döverim, aklı başına gelir.”
İşte tam da burada en büyük hatayı yapıyoruz.
Çocuğumuz konuşmaya çalışıyor…
Biz susturuyoruz.
Çocuğumuz yardım istiyor…
Biz tehdit ediyoruz.
Çocuğumuz korkuyor…
Biz utandırıyoruz.
Sonra ne oluyor?
Ergenlik çağına gelen genç, yıllardır içinde taşıdığı duyguları bir gün cesaretini toplayıp ailesine anlatıyor.
Ve evde kıyamet kopuyor.
Bağırışlar…
Hakaretler…
Kapılar çarpılıyor…
Sonunda çocuk ya evden kovuluyor ya da artık dayanamayarak evi kendisi terk ediyor.
İşte o gün anne ve babalar dizlerini dövmeye başlıyor.
“Nerede hata yaptık?”
Oysa çocuk belki yıllardır sinyal veriyordu.
Siz görmek istemediniz.
Geçtiğimiz günlerde yine iki farklı olay duydum.
Bir Türk genç kızının Hollanda’da başka bir kadınla resmi olarak evlendiğini öğrendim.
Bir başka Türk genci ise kendisini kadın olarak tanımlıyor ve yaşamını bu şekilde sürdürüyor.
Bu örnekleri kimseyi özendirmek ya da yargılamak için anlatmıyorum.
Bunlar bizim toplumumuzun içinde yaşanan gerçekler.
Görmezden gelince yok olmuyorlar.
Tam tersine büyüyorlar.
Biz hâlâ “El âlem ne der?” diye düşünürken çocuklarımız sessizce bizden uzaklaşıyor.
Biz mahalle baskısını evladımızdan daha önemli hâle getiriyoruz.
Biz komşuların sözünü dinlerken kendi çocuğumuzun çığlığını duymuyoruz.
Bunun adı aile olmak değildir.
Bunun adı korkularımıza teslim olmaktır.
Elbette her anne babanın inancı, kültürü ve değerleri vardır. Hiç kimse bunlardan vazgeçmek zorunda değildir. Ancak hiçbir inanç ve hiçbir gelenek, çocuğumuzla konuşmamıza, onu dinlememize ve gerektiğinde uzman desteği almamıza engel olmamalıdır.
Çünkü konuşulmayan her mesele büyür.
Bastırılan her duygu derinleşir.
Yok sayılan her çocuk yalnızlaşır.
Anne babalara sesleniyorum…
Çocuğunuz size güvenip bir gün en zor konuyu açarsa, ilk tepkiniz bağırmak olmasın.
Kapıyı kapatmayın.
Onu dinleyin.
Anlamaya çalışın.
Çünkü bugün öfkeyle söylediğiniz bir söz, yarın çocuğunuzun hayatı boyunca unutamayacağı bir yara olabilir.
Biz Türk toplumu olarak çocuklarımızın başarılı olmasını istiyoruz.
Doktor olsun.
Mühendis olsun.
Avukat olsun.
Peki mutlu olmalarını da istiyor muyuz?
Yoksa sadece bizim istediğimiz gibi yaşamalarını mı istiyoruz?
İşte kendimize sormamız gereken asıl soru budur.
Evlatlarımızı korumanın yolu onları korkutmak değildir.
Onları dinlemektir.
Sevgiyi şartlara bağladığımız gün, çocuklarımızı kaybetmeye başlarız.
Unutmayalım…
Bir anne babanın en büyük başarısı, çocuğunun kendisine korkmadan her şeyi anlatabilmesidir.
Kapısını çarpıp giden bir evlat değil…
Her şartta dönüp gelebileceği bir yuva bırakabilmektir.
Saygılarımla,
Sedat Tapan
Sedat.tapan@outlook.com
