Türk tarih dizilerini uzun yıllardır severek izleyen biri olarak son dönemde kendime sık sık aynı soruyu soruyorum: Bu yapımlar neden artık eskisi kadar heyecan vermiyor? Üstelik bugün tarih dizilerine ayrılan bütçeler geçmişe kıyasla çok daha büyük. Dekorlar büyüdü, kostümler profesyonelleşti, savaş sahnelerinde yüzlerce figüran kullanılıyor, görsel efekt imkânları arttı. Kâğıt üzerinde baktığımızda bugün yapılan bir tarih dizisinin on yıl önceki yapımlardan çok daha etkileyici olması gerekirken, ekranda çoğu zaman tam tersi bir his oluşuyor. Diriliş Ertuğrulun ilk dönemlerinde hissettiğimiz o merak, bilinmeyen bir tarihî dünyanın içine girme duygusu ve bir sonraki bölümde ne olacağını gerçekten merak etme hâli giderek azaldı.
Üstelik bu hissiyat yalnızca kişisel bir izleyici yorumu da değil. Son dönemdeki reytingler, tarih dizilerinin bir zamanlar sahip olduğu geniş kitleyi artık eskisi kadar kolay ekrana çekemediğini düşündüren ciddi işaretler veriyor. Mehmed: Fetihler Sultanı, 22 Eylül’de Total grubunda 1,81 reytingle 17. sıraya kadar geriledi. Bir hafta sonra 2,99’a yükselmiş olsa da, Fatih Sultan Mehmed gibi Türk televizyonu açısından son derece güçlü bir tarihî figürü merkezine alan böylesine büyük bir prodüksiyon için ortaya çıkan tablo dikkat çekici. Daha çarpıcı örnek ise yeni başlayan Aşk ve Taht. Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad dönemini ekrana taşıyan dizi, 23 Eylül’de Total’de yalnızca 1,62, AB’de ise 1,47 reyting alabildi. Aynı akşam çağdaş bir hikâye anlatan Sevdan Bir Ateşin Total’de 8,85’e ulaşması, meseleyi yalnızca “artık insanlar televizyon izlemiyor” diyerek açıklamayı da zorlaştırıyor.
Elbette birkaç haftalık reyting verisinden hareketle “Türk seyircisi artık tarih dizisi izlemek istemiyor” sonucuna varmak doğru olmaz. Ancak bir dönem Diriliş Ertuğrul ve ardından Kuruluş Osman ile televizyonun ana akımını belirleyen tarih dizilerinin bugün aynı çekim gücüne sahip olmadığını görmezden gelmek de mümkün değil. Bence asıl sorulması gereken soru tam olarak burada başlıyor: Seyirci tarihten mi sıkıldı, yoksa tarih dizilerinin yıllardır tarihi aynı şekilde anlatmasından mı?
Bunun Türk seyircisinin tarihten sıkılmasıyla açıklanabileceğini düşünmüyorum. Türkiye’de tarih hâlâ büyük bir ilgi alanı. Bana göre asıl mesele, Diriliş Ertuğrul ile büyük başarı yakalayan bir anlatım formülünün sonraki yıllarda defalarca tekrarlanması ve sonunda kendi sınırlarına ulaşmasıdır. Güçlü ve karizmatik bir lider, devleti veya obayı tehdit eden dış düşmanlar, içeride mutlaka bir hain, birkaç saray ya da oba entrikası, büyük bir dava, bolca kılıç ve bölüm sonunda ters köşe… Bu formül bir dönem gerçekten çok iyi çalıştı. Fakat Selçuklu’yu da, Osmanlı’nın kuruluşunu da, Fatih dönemini de aşağı yukarı aynı dramatik dil içerisinde anlatmaya başladığımızda dönemler değişse bile diziler birbirine benzemeye başladı.
Aslında bunun izlerini Diriliş Ertuğrulun kendi içerisinde bile görmek mümkündü. İlk sezonlarda Tapınakçılar, Halep ve Kayıların yurt arayışı seyirciye yeni bir dünya sunarken ilerleyen dönemlerde içerideki hain, düşmanla iş birliği yapan bey veya devlet adamı ve Ertuğrul’a kurulan tuzaklar giderek anlatının temel araçları hâline geldi. Emir Sadettin Köpek gibi tarihî temeli bulunan ve Murat Garipağaoğlu’nun oyunculuğuyla gerçekten güçlü hâle gelen bir karakter bile yıllara yayılan bu yapının içerisinde neredeyse her cephenin arkasından çıkan esas düşmana dönüştü. Sorun Sadettin Köpek’in kötü yazılmış olması değildi; tam tersine dizinin en akılda kalan karakterlerinden biriydi. Sorun, onunla çalışan formülün daha sonraki tarih dizilerinde tekrar tekrar kullanılmaya başlanmasıydı.
Bu durum Kuruluş Osmanda daha belirgin hâle geldi. İlk dönemlerde Osman’ın diğer Türkmen beyleri, Bizans tekfurları ve Moğol baskısı arasındaki konumu doğal olarak ciddi bir siyasi gerilim yaratıyordu. Fakat altı sezona yayılan hikâyede yeni tekfur, yeni hain, obaya sızan casus, kaleye sızan Osman’ın adamı, kaçırılma, kurtarma ve yeni ittifak döngüsü giderek tahmin edilebilir bir yapıya dönüştü. Daha önemlisi, bazı sezon finallerinde sonraki dönem için kurulan çatışmaların yeni sezonda kaybolduğu veya bambaşka düşmanlarla değiştirildiği görüldü. Böyle olduğunda tarih, senaryoyu taşıyan ana omurga olmaktan çıkıp sezonluk maceraların arka planına dönüşüyor.
Bununla bağlantılı olarak tarihî şahsiyetlerin giderek karakter olmaktan çıkıp birer ikona dönüşmesi de önemli bir problem. Başroldeki hükümdar veya bey artık yalnızca güçlü ve başarılı değil; çoğu zaman herkesten birkaç adım önde olan, düşmanın planını önceden bilen ve neredeyse hiç ciddi hata yapmayan bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Sarayda bir ihanet yaşanıyor, düşman büyük bir plan hazırlıyor, herkes durumun kontrolden çıktığını düşünüyor ve birkaç sahne sonra hükümdarın aslında başından beri her şeyi bildiğini öğreniyoruz. Böyle bir ters köşe birkaç kez etkileyici olabilir, ancak sürekli tekrarlandığında dramatik gerilimi ortadan kaldırıyor. Seyirci bir noktadan sonra kahramanın yalnızca yenilmeyeceğini değil, kolay kolay yanılmayacağını da biliyor.
Oysa II. Mehmed gibi bir tarihî şahsiyeti etkileyici göstermek için onu kusursuzlaştırmaya hiç gerek yok. Henüz çok genç yaşta Konstantinopolis’i fethetmeyi hedefleyen, son derece hırslı ve entelektüel olarak meraklı, fakat aynı zamanda büyük riskler alan bir hükümdarın gerçek hayatı zaten senaryo açısından olağanüstü malzeme sunuyor. Aynı durum Alparslan, Osman Bey veya Melikşah için de geçerli. Tarihte büyük işler yapmış insanların zaaflarını göstermek onları küçültmez; tam tersine, başardıkları şeyin ne kadar zor olduğunu daha iyi anlamamızı sağlar.
Burada Uyanış: Büyük Selçuklu ayrıca üzerinde durulması gereken bir örnek. Görsel dünyası, oyuncu kadrosu, müzikleri ve özellikle ilk dönemindeki prodüksiyonuyla önceki yapımlardan daha sinematik bir iş ortaya koymuştu. Melikşah, Nizamülmülk, Hasan Sabbah ve Sencer gibi isimleri aynı anlatı içerisinde görmek başlı başına büyük bir imkândı. Fakat dizinin tarihsel zemini zaman zaman macera üretmek uğruna o kadar esnetildi ki Selçuklu devlet düzeni ile modern bir siyasi gerilim dizisinin mantığı birbirine karışmaya başladı. Nizamülmülk’ün otopsi yaptığı sahne bunun küçük ama çarpıcı örneklerinden biridir. Mesele her sahnenin belgelerde birebir karşılığının bulunması gerektiği değil; tarihî karakterin ve kurumun kendi dönemindeki işlevinin inandırıcılığını korumaktır.
Benzer bir sorun karşı taraftaki karakterlerin yazımında görülüyor. Kendi kahramanımızı büyütmek adına rakibini küçültmek, tarih dizilerimizin uzun süredir düştüğü en büyük tuzaklardan biri. Bizanslı karakter kibirli, Moğol vahşi, Haçlı fanatik, yabancı elçi komplocu, içerideki muhalif ise çoğu zaman birkaç bölüm sonra hain çıkıyor. Halbuki zayıf veya aptal bir rakibi yenmek başkahramanı daha büyük yapmaz. Fatih’i anlatıyorsak XI. Konstantinos’u da hakkıyla anlatabilmeliyiz. Alparslan’ı anlatıyorsak Romanos Diogenes’i karikatürleştirmemeliyiz. Osmanlı-Akkoyunlu mücadelesini anlatacaksak Uzun Hasan’ı sırf Osmanlı’nın karşısında olduğu için sıradan bir kötü adama dönüştürmemeliyiz. Karşı tarafın da kendi siyasi çıkarları, korkuları ve mantığı olmalı. Seyirci zaman zaman olaya onun açısından baktığında neden öyle davrandığını anlayabilmeli. Güçlü bir rakip kahramanı küçültmez; onun başarısına ağırlık kazandırır.
Diyaloglarda da benzer bir tekdüzelik oluşmuş durumda. Karakterler bazen birbirleriyle konuşmaktan çok sürekli tarihe hitap ediyorlar, sanki bir kuru kalabalığa miting veriyorlar. Devletin bekası, kutlu dava, cihan, adalet ve benzeri kavramların elbette bu dünyalarda yeri vardır ve doğru sahnede son derece etkileyici kullanılabilir. Fakat bir hükümdar divanda nasıl konuşuyorsa ailesiyle de aynı şekilde konuştuğunda karakterin özel dünyası kayboluyor. Bir vezirin hükümdarla, eşiyle, rakibiyle veya yabancı bir elçiyle aynı tonda konuşmaması gerekir. Tarihî karakterleri sürekli veciz söz söyleyen figürlere dönüştürdüğümüzde onların yaşadığı dönemi değil, bizim o dönem hakkında oluşturduğumuz idealize edilmiş dili izlemeye başlıyoruz.
Bu açıdan Muhteşem Yüzyıl, bütün tarihî tartışmalarına rağmen, hâlâ önemli bir karşılaştırma sunuyor. Süleyman yalnızca “Kanuni Sultan Süleyman Han” değildi; hükümdar olmasının yanında eş, baba, dost ve âşıktı. Kıskanıyor, şüphe ediyor ve yanlış kararlar verebiliyordu. İbrahim Paşa yalnızca hain veya sadık kul kategorilerinden birine sıkıştırılmıyor; zekâsı, ihtirası, sadakati ve kibri aynı karakterin içerisinde yaşayabiliyordu. Hürrem de yalnızca mağdur veya entrikacı değildi. Tarihsel doğruluğu ayrı bir tartışma konusu olabilir, fakat dramatik açıdan bu insanların ne yapacağını merak ediyorduk. Birçok yeni tarih dizisinin kaybettiği şey bana göre tam olarak bu insanî belirsizliktir.
Sorun yalnızca senaryoda değil. Son yıllarda tarih dizilerimizin kendine özgü bir görsel klişesi de oluştu. Ağır çekimde koşan atlar, kılıcını yavaşça çeken başrol, gözlere yapılan yakın plan, yükselen müzik, drone çekimi ve ardından büyük çatışma… Bunların hiçbiri kendi başına kötü değil. Nitekim Uyanış: Büyük Selçuklunun ilk büyük savaş sahnesi prodüksiyon ve koreografi açısından döneminin iddialı işlerinden biriydi. Fakat aynı sahnelerde yoğun slow motion kullanılması da daha ilk bölümlerden itibaren eleştiriliyordu. Her önemli an aynı yöntemle “destansı” hâle getirilmeye çalışıldığında bir süre sonra hiçbir an gerçekten destansı gelmiyor. Bazen savaş kaybetmiş askerlerin sessizce geri dönüşünü gösteren sabit bir kamera, yüzlerce figüranın ağır çekimde birbirine saldırmasından daha güçlü olabilir.
Savaş sahnelerinde ise daha temel bir eksiklik var. Türk tarihinin en zengin alanlarından biri askerî tarih olmasına rağmen, savaşları çoğu zaman stratejik olaylar olarak değil büyük aksiyon sahneleri olarak izliyoruz. Komutan harita üzerinde planını anlatıyor, ardından iki ordu birbirine koşuyor ve başkahraman onlarca düşman askerini tek başına öldürüyor. Oysa bir meydan savaşını ilginç yapan yalnızca çarpışmanın kendisi değildir. Arazi, ikmal, istihbarat, ordunun morali, komuta zinciri, ihtiyat kuvvetleri, yanlış haberler, hava şartları ve yorgunluk sonucun parçasıdır. Malazgirt’i anlatırken Alparslan’ın kaç Bizans askerini kendi kılıcıyla öldürdüğünü göstermek yerine bize o savaşı neden kazandığını hissettirmek çok daha etkileyici olur.
Mehmed: Fetihler Sultanı bu açıdan ilginç bir yerde duruyor. Özellikle İstanbul kuşatmasının hazırlanışı, Bizans tarafının da hikâyeye dâhil edilmesi ve siyasi-askerî karar süreçlerine daha fazla alan açılması, önceki bazı yapımlara kıyasla daha ciddi bir tarihî drama kurma çabasını gösteriyor. Buna rağmen dizi de zaman zaman tarihsel süreci kendi başına yeterince güçlü bulmayıp yeni komplolar ve dramatik çatışmalar üretme eğiliminden kurtulamıyor. Daha ilk bölümde Mehmed ile Orhan arasında gösterilen savaş tarihçiler tarafından eleştirilmiş, sonraki dönemlerde de Çandarlı etrafında kurulan bazı olayların tarihsel zemini tartışılmıştı. Fatih’in hayatı zaten olağanüstü siyasi ve askerî çatışmalarla doluyken senaryonun sürekli ek entrikaya ihtiyaç duyması aslında bu türün genel problemini özetliyor.
Aynı eksiklik tarihî dünyanın kurulmasında da hissediliyor. Büyük dekorlar inşa etmek ile yaşayan bir tarihî dünya yaratmak aynı şey değil. 13. yüzyıl Konya’sında sokakta hangi diller konuşuluyor, tüccarlar nereden geliyor, Türkmenlerle şehirli nüfus arasındaki ilişki nasıl, bir Ermeni tüccar veya Rum köylü yaşadığı siyasi düzeni nasıl görüyor, haberler bir şehirden diğerine ne kadar sürede ulaşıyor, büyük bir ordunun bölgeden geçmesi sıradan insanların hayatını nasıl etkiliyor? Bunlar küçük ayrıntılar gibi görünebilir, ancak tarihî atmosferi asıl oluşturan şey tam da bu ayrıntılardır. Nitekim Diriliş Ertuğrul döneminde bile Karacahisar, Hanlı Pazar ve Kayı obası arasındaki mesafelerin ve yolculuk sürelerinin senaryoda belirsizleşmesi izleyiciler tarafından eleştiriliyordu. Coğrafyanın gerçek bir ağırlığı olmadığında karakterler sanki hikâyenin ihtiyaç duyduğu her yere birkaç dakika içerisinde ulaşabiliyor.
Bütün bunların arkasında Türk televizyonculuğunun bölüm süreleri gibi yapısal bir problemi de var. Her hafta yaklaşık iki saatlik yeni içerik üretmek zorunda olan bir senaristin sürekli yoğun ve anlamlı tarihî drama yazabilmesini beklemek pek gerçekçi değil. Bir noktadan sonra yeni bir hain, yeni bir casus, kaçırılma, pusu, esaret veya kurtarma gerekiyor. Hikâye tarihsel gelişmeler üzerinden ilerlemek yerine kendi içinde yeni krizler üretmeye başlıyor. Özellikle Kuruluş Osmanın sonraki dönemlerinde izleyicilerin “aynı hikâyeleri yeniden izliyoruz” eleştirisinin bu kadar sık ortaya çıkması tesadüf değil.
Belki de bütün bu meselelerin birleştiği yer, tarihî doğruluk ile tarihî gerçeklik arasındaki farktır. Doğru miğferi, doğru kılıcı ve doğru kostümü kullanabilirsiniz; buna rağmen yapay bir tarih dünyası yaratabilirsiniz. Çünkü geçmişte yaşayan insanların bizden çok önemli bir farkı vardı: onlar hikâyenin sonunu bilmiyorlardı. Osman Bey kendi soyundan gelenlerin bir gün İstanbul’u fethedeceğini bilmiyordu. Alparslan Malazgirt’e giderken bu savaşın yüzyıllar sonra nasıl hatırlanacağını bilmiyordu. II. Mehmed 28 Mayıs 1453 gecesi henüz bizim bugün bildiğimiz anlamıyla “Fatih” değildi. Başarısız olma ihtimali onun açısından hâlâ gerçekti.
Bana göre iyi bir tarih dizisinin asıl gücü burada yatıyor. Biz sonucu biliyoruz, karakter bilmiyor. Buna rağmen karakterleri sürekli gelecekteki tarih kitaplarında kendileri hakkında yazılacakları biliyormuş gibi konuşturduğumuzda tarihi yaşamaktan çıkarıp efsanenin yeniden canlandırılmasına dönüştürüyoruz. Oysa tarihî şahsiyetleri henüz efsane olmadıkları anda yakalayabilirsek, korkularıyla, yanlış hesaplarıyla, ihtiraslarıyla, rakipleriyle ve belirsizlikleriyle gösterebilirsek çok daha güçlü bir drama ortaya çıkar.
Türk tarih dizilerinin sorununun tarihin kendisi veya seyircinin tarihe ilgisini kaybetmesi olduğunu bu yüzden düşünmüyorum. Sorun, bir dönem son derece başarılı olmuş bir anlatım dilinin fazla uzun süre tekrar edilmesi. Diriliş Ertuğrul kendi döneminde farklı bir şey yaptı ve karşılığını da aldı. Ancak onun başarısını sürekli yeniden üretmeye çalışmak yerine artık başka bir tarih anlatım dili aramak gerekiyor. Daha büyük dekorlardan önce daha iyi yazılmış karakterlere, daha fazla figürandan önce gerçekten anlaşılabilen savaşlara, sürekli yükselen müzikten önce gerektiğinde sessizliğe ve kusursuz kahramanlardan önce gerçek insanlara ihtiyacımız var.
Çünkü tarih kitaplarında bu insanların neye dönüştüğünü zaten biliyoruz. Bir tarih dizisinin bize gösterebileceği asıl ilginç şey, onların henüz tarihe geçtiklerini bilmedikleri zamandır.
Misafir Köşe yazarı: Emin Ayverdi



