Her sabah olduğu gibi gazetelere göz attım, haberleri , köşe yazılarını okurken bugün ile alakalı bir -iki masa başı, cılız haber ilişti gözüme…
Ardından bana yollanan iletiler yorumları okudum tek tek…
Rahmetli Barış Manço ile o meşhur AYI şarkısı dolandı dilime.
“A” de bakim… AAA, Bi de “Y”… YYYYYYY şimdi bi de “I” de…IIIIII…
Oku bakim!..
AYI… Oku bakim: AYI..“ …
Hatırladınız mı şarkıyı?
Oysa bizler, ne Barış Manço’nun ayıları sevdirdiği nesilden, ne de adam olacak çocuklarından değiliz.
Ayrıca bizler ayıları hayvanat bahçesinde görerek büyüyen bir nesil de değiliz…
Şimdiler Gülhane Parkı’nın hayvanat bahçesi olduğu zamanları bilmez.
Topkapı Sarayı’nın dış bahçesi olan Gülhane Parkını tarihçiler Tanzimat Fermanın 3 Kasım 1839’da Abdülmecid döneminde Hariciye Nazırı Mustafa Reşit Paşa tarafından okunduğunu, siyasi sol kesim Cem Karaca’nın bestelediği Nazım Hikmet’in Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda / Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında şiiriyle, 90’lı yıllarda Müslüm Gürses, Ferdi Tayfur başta olmak üzere halk konserlerinin verildiği yer olarak bilir. Fakat Gülhane Parkını bilmeyen, gidip görmemiş olanların bile söylediği ortak bir söz vardır:
Gülhane Parkındayım, her şeyin farkındayım… ( Kim, neyin nasıl farkındaysa bilemem ama sanıyorum ” Ben keriz değilim” anlamında kullanılıyor )
Neyse, 0 zamanlar, İstanbul Gülhane Parkı’nda hörgücü pörsük bir deve, yelesi dökük bir aslan, kurnazlığı tellere takılmış bir tilki, solucandan irice bir iki kara yılan, doğurmaktan içi dışına çıkmış onlarca tavşan, sütten kesilmiş, kaburgası sayılan bir inek, kasapların elinden kurtulmuş iki at ile üç eşek, kendini yardan uçuracak bir tutam ot bulamamış bir keçi, yumurtadan kesilmiş birkaç tavuk ile ötmeyi unutmuş bir horoz, kuyruğunu kaldıramayacak kadar yaşlı bir tavus kuşu, kendi leşine göz dikmiş biri-iki akbabadan ve emekli dansöz bir ayılardan oluşan hayvanat bahçesi vardı…
Gülhane Parkı’nda hayvanat bahçesi olduğunu on altı yaşımda öğrendim, tesadüf eseri!
Büyüklerimiz bizi pek götürmezdi… Cimriliklerinde değil, yukarıda saydığım hayvanlara çoğumuz köyümüzden, köyümüzün kenarındaki ormandan yada varoşlarımızdan aşinaydık…
…
Bizim zamanımızın varoşları şimdi olduğu gibi 10-15 katlı binalardan oluşmazdı, köylerin İstanbul civarına taşınmış haliydi, bahçeli, ahırlı kümesli evlerden oluşurdu.. ( Ki o evler, o bahöeler artık 10-15 katlı apartman oldu )
Sokaklarda bu günkü kadar olmasa da iki ayaklı ayılarla birlikte tef eşliğinde kavruk sesli Romen abilerimizin ekmek parası için dolaştırdıkları, burunları halkalı kalça kıran, göbek atan “dansöz” ayılar vardı.…
Ayı erkekse adı genelde “Kocaoğlan” dişi ise “Zarife” olurdu. Romen abimizin talimatı ile hamamda kocakarıların nasıl bayıldığını taklit ederek gösterilerine final yapardı…
Genelde adları “ Baryam” olan Romen ağabeylerimiz gösterinin sonunda tef dolaştırır, büyüklerimiz gönüllerinden kopan 3-5 sipaliyi (kuruşu) Romen abimizin tefinin içine bırakırlardı…
…
Olayı AHBAP’a bağlayacağım da konu uzar, onu da sizln hayal gücünüze bırakıyorum, fakat ülkemizde son 30 yıldır yaşanan deprem ve diğer doğal felaketler bazı iki ayaklı Zarifelere, Kocaoğlanlara, Baryamlara bulunmaz bir fırsat olmuş…
Oynatanlar oynayanlar, seyredenler, tefin içine gönlüden kopanı atanlar.
Felaket sonrası sıcağı sıcağına dayanışma, yardım, destek geceleri, kampanyalar…
Bi gayret ki sormayın! En fazla bir ay sonra “ Biz yapacağımızı yaptık, Şu bi şarkıcı oğlan var ya işte ona verdik, devletten daha sağlam diyorlar” geyikleri ile unutulan acılar…
Hele aradan 10-15-20 yıl geçince düştüğü yeri yakan ateşin bile izi kalmıyor!
…
Gazete manşetlerine, Tv haberlerine aldanmayın sakın, depremin, yaşanan acıların kimsenin umurunda olmadığını göreceksiniz.. Elbette ulusal yas ilan edilsin, gülmek eğlenmek yasaklansın demiyorum… Kimin umurunda, kimin değil sorusuna acı bir örnek vermem gerekirse:
Marmara Depremi’nin 10. Yılı dolaysı ile 17 Ağustos gecesi TRT1’de yapılan canlı yayını izlemiştim…
Ertesi gün raitinglere baktığımda TRT 1 in 10. Yıl dolayısı ile yaptığı “ Deprem Özel” ilk yüz program arasına bile girememişti…
Şimdi 27 yıl sonra kimln umurunda 17 Ağustos..
…
Depremi yaşamış, tanıdıklarını kaybetmiş, duyarlı olduğuna inandığım ve aynı sektörde kalem oynattığımız insanlar bile; “Ya şu deprem haberlerinden, görüntülerinden gına geldi valla” diyorsa gerçekten düşünmek lazım…
Her şeye rağmen en azından sosyal medyada “Unutmadık Unutmayacağız” diye paylaşımlar gerçekten unutulmadığı içln mi, sosyal medyanın gündeminden geri kalmamak için mi henüz çözemedim …
Küpelik: Yunus Emre’den insanlığa, ”Sen doğru ol da varsın sanan eğri sansın. Lakin, sakın unutma ki sen kendini bir şey sanmadığın sürece doğru insansın”
Küpelik: Yaşar İliksiz’den bana: Ey zamane Deli Dumrul, Azrail’in yenilmezliği kendi marifeti olsa kolay…
Not: 17 Ağustos Depremi’nin 10. yılında Haber7’de yazdığım yazıdan güncellenmiştir…
Yavuz Nufel – NHaber.nl
