“Yavuz Nufel’in kalemi Hz. Ali’nin kılıcı gibidir” ( Coşkun Yeğenoğlu )
Cevabım biraz geciktiği için kusura bakmayın, dünya hali, haberler, yardım kampanyaları, davetler, düğünler cenazeler derken bugün zaman bulabildim. Mahalle yanarken saçını tarayan deli kadar vaktimiz yok kıldan tüyden meselelere. Bu söz, çevresinde toplumu ilgilendiren olaylarla ilgilenmek yerine egosunu tatmin etmek için duyarsızca, umarsızca davranan, hareket eden, konuşan, yazan kendinden başka kimseyi düşünmeyenler için söylenir. Kıldan tüyden de olsa cevap vermek lazım, Yaz da görelim diyen(ler) fazla merakta kalmasınlar, yoksa kurdeşen olurlar..
Mayıs ayının ikinci yarısı Türkiye’deydim. Kurban bayramı dolayısı ile gelen yüzlerce masaj aldım. Watsap ( WhatsApp ) icat oldu olalı SMS mesajlarının yüzüne bakan yok…
Bayram dolayısıyla ile watsap kadar olmasa da SMS kutusu birden canlandı…
Bende kayıtlı olmayan bir numara… Veryansın ediyor, mesajın Yavuz bey diye başlaması bile bir kenar mahalle ergen jargonu…
Ekran görüntüsü aldım, yazının sonuna ekleyeceğim, okuyun siz karan verin.
Artık nerede ne zaman kuyruğuna bastıysam…
Büyükelçi sizi neden davet etmiyor onu yaz diyor.
Yaz da görelim diye aba altından sopa gösteriyor.
Her kimsen öncelikle adını soyadını da yaz konuşalım, değil mi?
Cevap yazdım, aradım mesajın yollandığı telefondan tık yok…
Neyse içimde kalmasın yazalım, yazalım da “Yazmasam olmaz” şiarımız, merhum gazeteci ağabeyimiz, Dedemiz Coşkun Yeğenoğlu’nun sözü havada kalmasın…
Kamuoyu benden açık bir açıklama bekliyormuş…
Kamuoyu dediği de bu ergenin kendinden başkası değildir….
Gazetecilik ve Beklentiler
Gazetecilik mesleğinin sorunları hiç bitmiyor.
Hollanda’da bazı meslektaşlarımız, son aylarda davet edilmedikleri etkinliklerden şikâyet etti/ ediyor. Oysa gazetecilik, davetiye bekleme mesleği değildir. Gazeteci haberin peşinden gider; gerekirse kapıdan kovulur, bacadan girer.
Rotterdam’a gelen Türk savaş gemisinin programına davet edilmediğimiz için ilk yazan Ömer Atıf arkadaşımız oldu. Eline sağlık…
Savaş gemilerimiz geldi ve hepimiz gurur duyduk. Tâbî sadece dışarıdan ziyaret ettik. İçeri girsek ne değişecekti? Sonuçta mühendislik incelemesi yapmayacaktık. Ardından Fatih Özyar arkadaşımız yazdı. Türkiye’den gelen heyetlerin sivil toplum kuruluşlarıyla yaptığı toplantılara gazetecilerin davet edilmediğini belirtti. Onun da eline sağlık…
Daha sonra Genel Yayın Yönetmenimiz Sedat Tapan da aynı konuya farklı bir açıdan değindi. Onun da Kalemine sağlık… Yani üç kişinin yazdığı bir konuyu benim yazmam neyi değiştirecek ki; gerek görseydim bu üç arkadaşımızdan önce yazardım.
Gerek görmedim çünkü günümüzde bilgiye ulaşmak çok kolay. Bu tür toplantılara katılan sivil toplum temsilcilerinin paylaşımlarını takip ederek haber üretmek mümkün. Her toplantıya fiziksel olarak katılmak şart değil. Üstelik zaman, ulaşım ve maliyet açısından da önemli bir tasarruf sağlanıyor. Aslında davet edilmemek bizim lehimize. Çünkü farz edin oradayız, katılanların, “Benim fotoğrafımı çektin, çekmedin, benim fotoğrafımı yayınladın yayınlamadın” gibi sözlerinden ve dertlerinden kurtulmuş oluyoruz. Bu birinci avantaj. Ne güzel işte. Adamlar cenaze namazlarında bile fotoğraf karesine girmek için birbirlerini ezmiyor mu, hem burda hem Türkiye’de… Bırakın ne halleri varsa görsünler…
Ayrıca davetliler fotoğraf çekiyor sosyal medyada yayınlayarak bir yerde fahri muhabirlik yapıyorlar ne güzel işte: Ama fakat lakin basının olmadığı yerde bu fotoğraflarla asıl verilmek istenen mesaj “ Hey millet bakın bakın ben kimlerle beraberim, siz neredesiniz” olduğunu fark etmeyecek kadar aptal değiliz ama bırakalım o kadar da olsun…
Daha önce yazdım, ama o zamalar durum faklıydı.
Evet zamanın büyükelçisi heyetler geldiğinde bayramlarda vs hemen hemen Hollanda’daki tüm basın mensuplarını davet eder bir beni etmezdi. Çünkü ta o zamanlar Zaman ile Türkiye Gazetesi adı konmamış bir rekabet, bir savaş içindeydi . Türkiye Gazetesi Avrupa Baskılarında yine böyle kçşe yazarlığı yapıyordum. Büyükelçi Selehattin Alpar’a,ithafen “ Sen benim büyükelçim değilsin” Kançılarya Tontonu”, Kançılarya Elçiye Mülk Değildir” başlıkları ile üç yazı yazdım. Sonunda beni davet eden Selahattin bey tam fırçalamaya başlayacakken (!) masadaki telefonu çaldı, telefonun öbür ucundakine “ Çağırdım geldi konuşuyoruz” demişti. Ben de telefondaki konuşması devam ederken , “Çağırmadınız davet ettiniz” diye tepki gösterim ve dedim ki, Selahattin Bey, konu benim şahsımla ilgili değil davet etmişsiniz etmemişsiniz umurumda değil, meraklı da değilim. Fakat benim temsil ettiğim bir kurum var. Siz beni davet etmekle 30 bin çalışanı, 2 milyon tirajlı gazetesi ile koskoca İhlas Holdingi dışlamış oluyorsunuz. O görüşmede o zamanlar sanıyorum elçilik müsteşarı olan ve şu anda Büyükelçi olan Hakan Çakıl bey de o hazır bulunmuştu.
Bilmem anlatabildim mi!
Bana gelen bazı mesajları ciddiye almadım, almam da, benim şahsıma yönelik uygulama değil, davet edilip edilmeme konusu, Kimi davet edip etmeyeceğini ev sahibi belirler, misafir mi belirlermiş…
Yazmasam olmaz dediğim konulara bir bakın, hiç şahsi bir mesele var mı?
Dikkat edin, arşivlere bakın bireysel olarak isim isim eleştirdiklerim yazdıklarım, topluma bir şeyler vermek, faydalı olmak için meydana çıkıp, topluma faydadan çok zararı dokunanları yazmışımdır. Yazarken de bana karşı ayrımcılık yapmışsa kalemimi batırmışımdır. Hatam olmuyor mu, oluyor elbette. Fark ettiğim anda özür diler, kantarın topuzunu kaçırdığımı söylerim..
Yaşarken sevmediğim ama öldükten sonra çoğu insan gibi bazı sözlerinin ne kadar yerinde olduğuna inandığım eski Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel,” Barışmayı bilmiyorsan kavga etmeyeceksin” derdi.
Özür yalaması olmadan özür dilemek erdemdir. Bazen insan bir çocuktan bir kediden, bir kuştan bir köpekten de özür dilemesini bilmeli.
Merhum Çoşkun Yeneoğlu anlatmıştı.
Malumunuz Allah”ın aslanı Hz. Ali bir savaş esnasında düşmanı olan yiğitle epeyce vuruşarak sonunda onu yere yıkıp öldürmek üzereyken, o düşman askeri Hz. Ali”nin yüzüne tükürür. bunun üzerine Hz. Ali düşmanına;
-Kalk git , seni öldürmekten vazgeçtim, serbestsin, der.
Savaşçı şakın ve merakla sorar; :
-Beni altedip öldürmek üzereyken neden vazgeçtin. Seni ne alıkoydu? diye sorunca, Hz. Ali şöyle der:
– Sen yüzüme tükürünce sana kızdım. Eğer o an öldürseydim, nefsime uymuş olacak, seni Allah rızası için değil de kendi nefsim için öldürmüş olacaktım”
Bu menkıbeden hareketle nefisime uyup hiç bir yazı yazmadım yazmam da Allah yazdırmasın da!
Kenar mahalle ergeni gibi her şeyi bildiğini sanan ama aslında hiç bir şey bilmeyen zavallıların gazına gelmeyecek kadar aklım yerinde..
Korkusuzluğuma gelince yine Hz Ali’nin “ Haklıysan korkma hak seni korur” sözünü kendime 16 yaşımda şiar edinmişim, gerisi sivri sinek vızıltısı…
Bu konularda benim rehberim Hz. Ali sizin ki kim?
Not: Telefon numarasını kapatmadım çünkü bu numaranın sadece bu mesaj için alınıp kullanıldığına inanıyorum. buyurun:

Yavuz Nufel- NHaber.nl

Üstadım, sen yazmazsan kim yazacak?
Sen Yazmazsan Olmaz..!
Bazılarına da kalemin sivri ucu yakışır…